Almora, Eski İstiklal Caddesi, 2000’ler Türk Metal Müziği, Kısacası Bolca Nostalji Hissi

Bazen çok ilgisiz şeylerden yola çıkar, gark ettikleri çağrışımlar sayesinde beklenmedik yerlere ve zamanlara giderim. Her halde siz de gidersiniz pek tabii, insanız işte :). Geçen günlerden biri de böyle metrelerce artık taşlaşmış toz katmanının altına götürdü beni.

YouTube’da ilgisiz bir konudaki, adında “when darkness falls” geçen bir video karşıma çıkınca, 2000’li yıllarda yerli metal müziğimizin başarılı örneklerinden Crossfire’ın “… and darkness falling” isimli parçasını getirdi aklıma. 2000’lerin ortalarında pek dinlerdim, severim hala, artık pek nadir aklıma gelse de. O zamanlar sevdiğimiz, hele de böyle nispeten popüler olmayan tarzlarda şeyleri bulup dinlemek kolay değil tabii. Pek gelir yok daha, 20’li yaşlar, olsa da zaten böyle albümleri gidip de her yerde raflarda bulmak da olası değil. YouTube’un çıkmasına daha yıllar var, aklınıza gelecek her şeyi bulabildiğiniz bir yer olmasınaysa bir o kadardan da fazla yıl daha…

Eh, o zamanlar işte insanın zar zor oradan buradan, internette ya da reelde edindiği çevre sanırım daha bir değerli oluyordu bu yüzden. Sosyal bir tarafı vardı bu işlerin de sanki, millet birbiriyle paylaşırdı parçaları. Ya da en azından yeni bir grubu ya da parçayı algoritma değil de arkadaş önerisiyle keşfederdik.

Yanlış da anlamayın “ah eskiden her şey ne iyiydi, şimdi hepsi de ne kötü” kafasını doğru bulmam ben, demek istediğim o değil. Şimdilerde bir oyun, yazılım, müzik albümü/parçası, film vb kataloglarımızın elimizin altında, istediğimiz an istediğimiz yerde emrimize amade olması pek çok bakımdan çok büyük bir nimet. Yalnızca işte eski, o daha dezavantajlı hayatlarımızın da aslında kendi içlerinde görünmez bazı güzel yanlarının da olduğunu o günleri hatırlarken görüyor insan bazen.

Her neyse, dağıttım yine konuyu, geri dönersem, Crossfire’ın “Aggression Treaty” albümünden bu parçayı hatırlayınca o yıllar ve hatta daha öncelerinden, ani bir tırmanış içindeki yerli metal gruplarının o zamanlar dinleyip de yıllardır dinlemediğim başka parçaları da geldi aklıma. “Bir Almora vardı ne oldu ona” diye gülümsedim içimden. Doğru hatırlıyorsam ilk olarak o zamanlar TRT 2’de yayınlanan Rock Market programında duyduğum ve hoşuma giden grubun ilk albümünü, İstanbul’a gittiğimde İstiklal Caddesi’nde Megavizyon isimli mağazadan almıştım. Bu kez 2000’lerin başlarından bahsediyoruz. Liseden yeni mezun ben, olmayan paramla “böyle güzel şeyler yapan bir yerli grubu desteklemek de istiyorum, dlinlemek de” diye orijinal CD’lerini almıştım. O zamanki bahsettiğim Megavizyon (ve daha önceleri benzeri olan Dünya Gençlik Merkezi) şimdilerde artık nesli tükendi diyebileceğimiz mağaza cinslerinden. Teknik olarak D&R ile bu tür mağazalar “demokratikleşti” ve her yerde varlar artık. Ama hiç bir D&R’da o “özel mağaza” hissi de yok. Bir anlamda zor da belki olması. Sonuçta satılan ürünlerin türü aynı olsa da, niteliği de değişti biraz. Eskiden rahatça online ulaşamadığımız yazılımlar ve oyunlar özene bezene tasarlanmış kutularda satılırdı bunun gibi yerlerde mesela. Boşuna “jewel case” demiyorlardı bu kutulara :). Dolayısıyla satıldıkları reyonlar da elit görünürdü her halde bir şekilde. Yanlış anlamayın, hiç öyle geçmiş güzellemesi yapmayacağım. Seçenek sunulsa yine de çevrimiçi edindiğim yazılım/oyun/film/müzikleri seçerim. Diğer türlü bu saydığım güzel nostaljik yanlarıyla birlikte gelen dezavantajları daha ağır. Belki ayrıca iki durumu karşılaştıran bir yazı yazarım daha sonra, hatta belki bir video yaparım, artık bir YouTube kanalım da var ya 🙂

Neyse, ben genelde albüm değil şarkı seven tiptenim. Full albüm dinlediğim nispeten nadirdir. O zamanlar bile öyleydi. Ama o aldığım Almora’nın Gates of Time adlı ilk albümünü gerçekten de büyük ölçüde tamamen beğenmiştim. Masalsı, iyilik, güzellik, ve onur dolu bir krallığın çöküşünü anlatan konsept albüm o günlerdeki kafa yapıma da pek hitap etmişti böylece. O zamanlar yükselişteki, benim de o aralar pek sevdiğim senfonik metal tarzında oluşu bir başka artıydı benim için.

Dışarıda bir yerde aklıma geliverince hemen baktım tabii spotify’a ve… ondan sonraki albümler var ama ilk albüm yoktu 🙂 Hemen eski usul YouTube’a döndüm ve albümü bulup dinledim. Favori şarkılarımın adlarını unutmuşum, ismini görünce “bunu çok sevmiyordum her halde” diyip de dinlerken hatırladım en sevdiklerimden olduğunu bir ikisinin. O kadar zaman, değişen zihin ve zevkler sonrasında da yine de sevdim o parçaları tekrar.

Şimdiki İstiklal caddesi o zaman ile biraz farklı. Belki bende olan bir bıkkınlık diyeceğim ama, sanırım çoğu kişi için bu böyle. Artık nadiren İstanbul’a gittiğimde hiç bir keyif almıyorum oradan. Gerçekten bir albenisi de özelliği de kalmamış gibi artık oraların. Ülkenin cazibe merkezi caddesiydi çok uzun zaman. Benim için epey bir geçmişi var diyebilirim, şüphesiz benden çok daha köklü İstiklal caddesi geçmişi olan, orayı her haliyle, her gün solumuş insanlar olduğunu da bilerek. Yine de, ben caddenin, hayal meyal da olsa, trafiğe açık olduğu, kaldırımın yanından, o zamanlar benim kadar büyük lastikleri olan kamyonlar, otobüslerin geçtiği halini de gördüm, ülkenin kültür ve cazibe merkezi olduğu halini de, görünüşe göre artık son kullanma tarihinin geçmiş olduğu modern halini de. Doğduğum, ilkokula başladığım, yaklaşık ilk 10 yaşıma kadar yaşadığım ev oralarda sonuçta. Yakın zamanlarda sattığımız o zamanki evimiz Tarlabaşı’ndaydı ama, Galatasaray Lisesi abartmıyorum yürüyerek en fazla 5 dakika, muhtemelen o kadar bile değil. Fakat 1994 sonundan beri de, Akdenizli oldum artık, önce Alanya, sonra da Antalya şeklinde. Özellikle Alanya, o zamanlar imkân, kültürel aktivite, ve kültür ürünlerinin bulunması anlamında İstanbul, hele de İstiklal caddesine kıyasla çok geriydi ve lisede okul tatillerinde gidip gezdiğim bir yer olmuştu artık. Almora albümünü aldığım 2000’lerin başlarında da bu hala böyleydi, ben o zamanlar artık uzaktan eğitimle üniversite okuyan bir genç olsam da. Neden uzaktan eğitim derseniz, 90’ların sonları Türkiye’si ile ilgili apayrı bir hikaye olarak belki ayrıca yazarım onu da bir ara 🙂

Dönem Alanya’sında benim gibi metal müzik dinleyen çok az arkadaşım vardı. Arada birlikte dinlerdik onlarla aldığım albümü, başka türlü bir paylaşım tabii. Belki de bir kaç yıl sonra yerini alan, yukarıda anlattığım internetten birbirine şarkı göndermenin de ötesinde bir tür dostlar arası kültür paylaşımı çeşidi. Hatta, en sevdiğim metal vokalleri ve gruplarından Dio’yu keşfetme hikayem de komiktir: arkadaşın amcasının ona verdiği kasedi, arkadaşın da bana vermesi ile keşfettim kendisini 🙂 Evet kaset, evet o kadar dinozorum 🙂 Dream Evil albümüydü. İçindeki All the Fools Sailed Away, Drean Evil, Sunset Superman, I Could Have Been a Dreamer parçaları hala en sevdiğim şarkılardandır. Kaseti veren Volkan’da hala ortaokul yıllarından beri görüştüğüm, görüştüğümde de aynı bağı hissettiğim kadim dostlardandır.

Bazı şeyler değişiyor, bazılarıysa değişmiyor gördüğünüz gibi. İlk gençlik yıllarımda, değişime karşı büyük bir garaz duyardım. Eh, çocukça düşünebilmek için çocuk yaşında olmak gerekmiyor işte 🙂 İnsanın bence dimağ olarak olgunlaşması 30’larının ortalarını buluyor, kendim dahil tanıdığım çok kişi üzerinde gözlemim bu yönde. Bazı şeyler, aradan geçen onlarca yıla rağmen, hala lezzetini koruyor, hatta belki daha lezzetleniyor. Bazıları, çağ dışı kalıyor, yerini daha iyiye bırakıyor, ama zihnimizde hatırlayınca gülümseten bir tat, daha ziyade bir aftertaste bırakıyor. Bazılarıysa, zamana yeniliyor tamamen.

Değişim, gerçekten de, değişmeyen tek şey… ve bunda bir sorun yok. Yerler, hisler, dostlar, zamanlar, hayatlar gelip geçiyor, yerini yeni tecrübeler, hisler, yaşanmış/yaşanacaklara bırakarak gidiyorlar. Bazen böyle nostaljiye kapılıyorum, ama bir yandan da biliyorum, ne 1994’e kadar yaşadığım İstanbul’a, ne 2005’e kadar yaşdığım Alanya’ya, ne de 2011-2012 arası bir miktar yaşadığım Rotterdam’a şimdi gitsem, o zamanların dünyasını bulacağım. O zamanlar oradaydık, ve şimdi orası yok. Belki yaştan dolayı biraz da, yakın yaşlardaki pek çok arkadaşımda ve kardeşimde de bu sıralar çok görüyorum böyle bir geçmiş özlemi. Artık yok o zamanlar, ve bu zamandan her türlü daha iyi olduklarını iddia etmek de gerçekçi değil, en kral zaman her zaman şu an. Ama yine de, varlıkları güzeldi, hatırlayınca bıraktıkları tad ise belki de daha da güzel.

Bazen de, nostaljinin şöyle iyi bir yanı var belki: belki artık uzaklaşmış olduğumuz zevkler ve düşünceleri bir hatırlatmak, belki bir doz yine keyfine vardırmak bunların. Dahası, belki de o zamanlar bizi onlara bağlayan şeyleri yeniden bir gözden geçirme imkanı tabii. Belki de bu günkü bilgelik ve tecrübemizle bir kısmını yeniden değerlendirip daha sağlıklı olarak bu günümüzde onlara yeniden yer verme imkanı.

Aman neyse, ne diyorum yahu… İyi oldu, hatırladım geçmiş yılları. Siz de arada hatırlayın, çok takılmadan hatırlayınca iyi oluyor 🙂

Bir yanıt yazın

Erdeniz'in İncileri sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin