Oradaydık, ve şimdi orası yok

Tolkien’in büyük eseri Yüzüklerin Efendisi’nin öncülü olan Hobbit, “oradaydık, ve şimdi buradayız” diye başlar, doğru hatırlıyorsam öyle de biter. Hobbit efendi Bilbo Baggins her şeyin ölümüne huzurlu ve pastoral olduğu Shire’da düzgün düzgün yaşayadururken, pat diye büyücü Gandalf çıkagelir ve zorla onu “macera” diye bir zırvaya atar, üstelik de yanında onca cüceyle birlikte! Sonunda Bilbo dağları, patikaları, ihtişamlı elfleri, vahşi orkları, ejderhaları, ve hatta dostlarının ölümünü tanır. Ne Bilbo, ne de yolculuktan sağ çıkabilen cüceler, artık eskisi gibidir. Çok şey olmuş, maceracılar, yolcular da çok değişmiştir. Hatta hikayenin sonunda, bir göl üzerine kurulmuş olan Dale kasabası, ejderha Smaug’un alevleri sonrasında artık neredeyse yoktur.

Fantastik macera romanlarında olur tabii böyle şeyler. Hayatsa, daha ziyade stabildir, insanlar, ilişkiler, kişilikler, en önemlisi de yerler. Değil mi? Eh, belki de sandığımız kadar değil.

Ne ben bırakın üç beşi, daha bir yıl önceki benim, ne de, daha önemlisi, yıllardır Antalya ve çevre illerde gezdiğimiz nice yerin çoğu gördüğüm zamanlardaki gibiler. Hani şu yavaş yavaş kaynatılan kurbağa hikayesi vardır ya, onun gibi, yavaş olunca hissetmiyoruz nelerin, nerelerin, hatta kendi kendimizin ne kadar, nasıl değiştiğini. Çektiğim bazı fotoğraflara bakarken bunları farkettim, hatırladım. “Oradaydık, ve şimdi orası yok” dedim. En azından bildiğim, hatırladığım haliyle yok. Bu vesileyle, hem o karelerden bazılarını paylaştığım, hem de oradan bir “musing” yolculuğuna çıktığım bir yazı geldi içimden böyle… bakalım nereye götürecek.

  • Salda Gölü (Burdur, 2016)

Fotoğraf çekmeye 2011 sonlarında başladım. Aslında daha önceleri de çekiyordum ama, 2011 sonlarında yurtdışındayken kendime doğum günü hediyesi olarak bir DSLR aldıktan sonra, hem daha doğru dürüst öğrendim, hem de fotoğraf çekmek adına şehir içi, şehir dışı, doğa, antik kentler derken epey de gezmeye başladım. 2014’te ise biraz daha seçkin ve nispeten küçük bir gezi grubu oluşturduk ve hafta sonları hem Antalya, hem de çevre illerdeki görmeye değer pek çok yere gittik. Hatta, ilerleyen yıllarda fotoğraf çekme kısmı giderek ikincil konuma geriledi. Aslolan, doğru bir grup insanla, doğru yerleri görmek, hem doğa, hem tarih derken keyifli tecrübeler edinmeye evrildi. Kimi yerlere birden fazla gittik. Bazılarını her gidişte değişmiş bulduk. Bazılarınaysa, tekrar gitmesek de, ne kadar değiştiklerini artık haberlerde bile görmek mümkündü.

Bu gezilerimizin, en azından benim de katıldığım ilki (Nisan ya da Mayıs olmalı) 2014 yılında Burdur’da idi. Yarışlı gölüne yılın bu zamanlarında flamingolar (allı turna) geliyordu! Çoğumuz filmlerde, belgesellerde gördüğümüz bu gösterişli kuşların ülkemizde de olduğunu bilmeyiz bile, o zaman kadar ben de bilmiyordum açıkçası. Çevre alabildiğine düz yeşil tarlalar, küçük göl, ve yer yer gölü çevreleyen ne güdük, ne de manzaranın kalanından rol çalacak, kolay kolay çıkılamayacak kadar yalçın olmayan tepeler ile çevriliydi. Yukarıda bahsettiğimiz Hobbitler eğer Shire’ı dünyamızda bir yere kuracak olsalar, burayı hiç yadırgamazlardı diyebilirim rahatça.

Diğer yandan, Yarışlı’nın yakınındaki o tepelerden birinin güzelce traşlanmış olduğunu, kahverengi ve yeşiller arasında garip garip parlayan bembeyaz bir renge, yumuşak ve yuvarlak doğal yapılar arasında garip garip sırıtan düzgün kesimli bir yapıya sahip olduğunu da fark ettik. İki sonra gittiğimizde belki de bu taş ocağının artık flamingoları kaçırmış olduğunu gördük. Dahası, göletin kendisi de epey çekilmişti. Neyse ki, oldukça yakında yine sodalı yapıda olan Akgöl vardı ve flamingolar yine de bölgede kendilerine uygun bir yer bulabilmişlerdi.

Yine aynı bölgede, yine iki kez gittiğim bir başka yerse daha meşhur olan Salda Gölü idi. Bembeyaz kumları, turkuaz rengi pırıl pırıl sularıyla “Türkiye’nin Maldivleri” diye de anılan göl görmeye değerdi gerçekten de. Yanılmıyorsam en son 2016 yılında gittim oraya, ve aradan bir kaç yıl geçtikten sonra önce göl insanların hücumuna uğradı, kumlar yer yer karardı, ve sonrasında da gölün etrafı kapandı, bir takım inşaatlar başladı çevresinde vs.

  • Yarışlı çevresi, Burdur - 2016
  • Akgöl üzerinde gün batımı, Burdur - 2016
  • Akgöl'de flamingolar (allı turnalar) - 2016
  • Akgöl'de gün batımı, Burdur - 2016
  • Akgöl'de bir dilim gün batımı :) Burdur - 2016
  • Yarışlı gölü çevresi, Burdur - 2014
  • Yarışlı gölü çevresi, Burdur - 2014
  • Yarışlı gölü çevresinden bir leylek :) Burdur - 2014
  • Yarışlı gölü çevresinden bir leylek :) Burdur - 2014
  • Yarışlı gölü çevresi - Burdur - 2014
  • Yarışlı gölü çevresi - Burdur - 2014
  • Yarışlı gölü çevresi - Burdur - 2014
  • Yarışlı gölü çevresi - Burdur - 2014
  • Yarışlı gölü çevresi - Burdur - 2014
  • Yarışlı gölü çevresi - Burdur - 2014
  • Yarışlı gölünün diğer su kuşlarından, uzunbacak kuşu - 2014
  • Yarışlı'da bir flamingo (allı turna) - 2014
  • Yarışlı gölü çevresi, Burdur - 2014
  • Yarışlı gölünde flamingolar (allı turnalar) - 2014
  • Yarışlı gölü çevresindeki tarlalar ve tepeler, Burdur - 2014
  • Yarışlı'da flamingolar (allı turnalar) - 2014
  • Yarışlı'da flamingolar (allı turnalar) - 2014
  • Yarışlı çevresindeki, göl ve etrafı yüksekten görebileceğiniz tepepeciklerden biri, Burdur - 2014
  • Yarışlı Gölü çevresi, Burdur - 2014
  • Yarışlı ve çevresi tepeden, Burdur - 2014

Isparta’nın lavanta tarlaları vardı bir de. Daha çok gül ile bildiğimiz bir şehir tabii, ama her halde il olarak hoş kokulu çiçekler üzerinde tekel olmaya hevesli ki, uzun yıllardır lavanta da yetiştirilmekte Isparta’da. Yine ufuğa doğru hoş tepelerle çevrelenen geniş düzlükler üzerine kurulu bu tarlalar, sıra sıra dizili mor renkli yarım küre şeklindeki çalılardan oluşan lavanta bitkileriyle birlikte gerçekten çok güzel görüntüler oluşturabiliyorlar. Özellikle de bizim gidişlerimiz gün batımı saatlerine doğru olduğundan daha da bir güzel görünüyorlardı her seferinde. 2014-2016 yılları arasında belki üç kez kadar gittiğimizi hatırlıyorum bu lavanta tarlarına, genellikle ana hedefi başka yerler olan bir geziyi hoş bir şekilde bitirmek için. Başlangıçta hemen hemen kimse olmazdı tabii arada bir yoldan geçen, ve her seferinde bizleri selamlayan yerel halk hariç. Yetiştirmesi zor ve pahalı olabilen bir bitkiymiş lavanta. Buna rağmen, çoğu zaman bize deste deste lavantalar verirlerdi köylüler, gülümseyerek, iyi dileklerle. Halbuki ben çoğu zaman çekinirdim, zorlukla yetiştirdikleri ürünlerinden böyle hediye kabul etmeye. Tabii buralarda tek tük giden grupların çektiği fotoğraflarla başlayarak, sosyal medyanın da yardımıyla, bölge gittikçe popülerleşti. Bir süre sonra bu tarlalarda başka şehirlerden ellerinde fotoğraf makineleri (ve muhtemelen lavanta doldurmak için poşetler) ile gelen büyükçe gruplar sık ve olağan hale geldi. Takipçi sayınızı coşturmak isteyen ortalama derecede güzel bir kadın, ortalama bir fotoğrafçı, zorlama bir gezgin, ya da benzeriyseniz, lavantalar içinde, ve hatta ellerinizde demet demet koparılmış lavantaya yüzünüzü gömmüş olarak fotoğraflar yüklemeniz kaçınılmazdı artık. Daha sonraları, duydum ki artık bölge tamamen bir turistik atraksiyon kimliğini kabullenmiş, hatta bir takım kalıcı dekoratif amaçlı yapılar vs eklenmiş fotoğrafçılar için. Bir anlamda bölge halkının tarlaların potansiyel talanını bir ekonomik fırsata dönüştürmüş olmaları ihtimali güzel. Ancak o nispeten el değmemiş ortam, köylülerin bölgenin ziyaret edilmesinden duydukları samimi sevinç, yerlerini daha farklı bir şeye bırakmış durumda. Hem Salda, hem de lavanta tarlarında ortak olan bir öğe, bölgenin daha çok duyulmaya, meşhur olup da sık ve fazla ziyaretçi almaya başlamasıyla birlikte hızlı bir değişime uğraması. Ancak bu değişim her zaman ani ilgiden dolayı ve hızlı olmak zorunda da değil tabii ki.

  • Isparta lavanta tarlaları, Temmuz 2015
  • Isparta lavanta tarlaları, Temmuz 2014
  • Isparta lavanta tarlaları, Temmuz 2014
  • Isparta lavanta tarlaları, Temmuz 2014
  • Isparta lavanta tarlaları, Temmuz 2014
  • Isparta lavanta tarlaları, Temmuz 2014
  • Isparta lavanta tarlaları, Temmuz 2014
  • Isparta lavanta tarlaları, Temmuz 2014
  • Isparta lavanta tarlaları, Temmuz 2014
  • Isparta lavanta tarlaları, Temmuz 2014

Bir başka seferinde yolum Alanya Kalesi’ne düştü. Bu, benim açımdan daha dramatik bir değişimi belgeliyordu, ama dürüst olmak gerekirse iki tecrübe arasından geçen zaman da epeyce daha uzundu. 2018’deki ziyaretin öncülü, benim 1994 ve 2005 yılları arasında Alanya’da yaşadığım zamanlardı. İstanbul’dan oraya yerleştiğimizde henüz 11 yaşındaydım, Alanya’dan Antalya’ya geldiğimde ise 22 olmama yarım yıldan az kalmıştı. Dolayısıyla, insanın hayatının önemli bir dönemiydi orada geçirdiğim. Pek çok şeyin geliştiği, yerine oturduğu, karakter özellikleri, ve daha sonra karakter özelliği kabul edilip geçilecek travmaların da çoğunlukla yerleştiği yıllar. En çok hareket edilen, en sorgusuz sualsiz arkadaşlıkların yaşandığı, çoğu kez ömürlük dostlukların temelleri atılan zamanlar. Benim gibi 80’li yıllarda doğan, ergenlik ve ilk gençlik yıllarını da 90’larda geçirenler ilginç bir ara nesil. Bizler hem danalar gibi koştuk, atladık, zıpladık, hem de bilgisayar oyunları ve hatta internetle bol bol zaman geçirdik. “Tabletler, bilgisayarlar çıktı, çocuklar artık çocukluk yaşamıyoooaaağğrrr” diye bağırarak parmaklarını teknolojiye uzatan amcalardan biri olmak istemem. Yine de, bu günlerde o yaşlarda olan çocukların nispeten daha az dış dünyada ve daha az hareketli olduklarını görüyorum. Orada arkadaşlarla birlikte yaptığımız şeylerden bir tanesi de, koca bir tepenin çevresini surlarıyla kaplamış, ve en üstüne de kurulmuş olan Alanya Kalesi’ne çıkmaktı zaman zaman. Bu kaleye çıkış tecrübesi, ve kalenin kendisi, 2018’de geldiğimde takdir edilir derecede değişmişlerdi. Kale’ye giden yol daha iyiydi araçlar için, ama o zaman da öyle berbat sayılmazdı. Fakat araçtan indikten sonra da yürünen kısımlara ziyaretçilerin rahatça izleyebilecekleri kalaslardan oluşan yollar yapılmış, inmek çıkmak gerekecek yerlerde de bu yollar hafif ve rahatsız etmeyen basamaklara dönüştürülmüştü. Parlak yeşil, modern görünümlü çöp konteynerleri, tarihi doku içinde hayli dikkat çekseler de, birilerinin bir şeyler atma ihtiyacı olduğunda yerleri kullanmasından daha az tahrip ediyordu dokuyu belki de. Alanya Kalesi tepenin üstünde, hatta uçurum kenarında olduğundan, en üst noktasına gelindiğinde tehlike arz eden (ve zamanında mahkûmların aşağı atıldığı rivayet edilen) çeşitli noktalara da sahip bir yer. Buraların da etrafı yüksek ve sağlam demir parmaklıklarla çevrilmişti artık.

  • Alanya, Damlataş Plajı'nda sabah saatleri, 2018
  • Alanya, Damlataş Plajı'nda sabah saatleri, 2018
  • Alanya Kalesi'den bir görüntü, 2018
  • Alanya Kalesi'den bir görüntü, 2018
  • Alanya Kalesi'den bir görüntü, 2018
  • Alanya Kalesi'den bir görüntü, 2018
  • Alanya Kalesi'den bir görüntü, 2018
  • Alanya Kalesi'den bir görüntü, 2018
  • Alanya Kalesi'ne çıkış, 2013. Devam etmedik vakit darlığından. Benim orada olduğum 90'lar ve 2000'lerin başlarına göre çok daha düzenliydi...
  • Alanya Tersanesi, 2013
  • Alanya Tersanesi, 2013
  • Alanya Tersanesi, 2013
  • Alanya Tersanesi, 2013

Benim orada olduğum yıllardaysa, zaten bir grup ergen olarak, araçla çıkmamız pek nadir, ailelerle vs olurdu. Asıl eğlenceli olan da değildi zaten. Asıl keyifli yol, yürüyerek, daha doğrusu da, tırmanarak çıkmaktan geçiyordu biz gençler için. Tırmanarak derken öyle trekkingden de bahsetmiyorum yalnızca. Yer yer de olsa, gerçekten dik yamaçaları ellerimizle kayalara tutuna tutuna çıkmaktan bahsediyoruz burada. Surların arasında yol bulmaktan, tepe bayır ilerlemekten. Nihayetinde tepeye ulaştığımızda da, hala inişli çıkışlı, yer yer taşlı/kayalı zeminde adımlarımızı seçerek yürürdük, son yıllardaki o rahatça yürünen tahta yükseltilmiş yollar yoktu. Bütün günümüzü alırdı, çok yorulurduk, ama işte genelin dışında, farklı bir aktiviteydi ve keyifli de olurdu. Çoğu yerde demir parmaklık, çit vs olmazdı da, uçurum kenarları, uçurum kenarlarıydı. Gün boyu yürüye tırmana çıkmış bu cılız gençler, yorgun argın yüzlerce metre aşağıdaki denize bakabilirlerdi, pekmezlerinin akmasının yarım saniyelik bir denge kaybı uzağından. Ki zaten katettikleri yolun kendisinde de yok değildi buna yakın derecede tehlikeli yerler. O zamanlar insanlık şimdiki kadar güvende değildi, hatta doğru hatırlıyorsam, nadiren de olsa düşen ya da atlayanların haberi de duyulurdu. Gerçi, ben orada yaşarken gördüğüm ciddi anlamda en ölümcül şey, evin önüyle sahil arasındaki iki şeritli yoldu. Sonra ben taşındıktan sonra iki şeritliyken yeterince tehlikeli olmadığına kanaat getirilmiş olacak, şerit sayısı dörde çıkarılmış. Fakat belki de artık sürücüler daha medeni, ya da orada olmadığım için yolun hala talep etmeye devam ettiği kurbanları duymuyorum, kim bilir.

Bir iki yıl önce, Fransız bir arkadaşımla, 80’lerdeki Grup B Ralli araçları ve o zamanlar yola atlayan ralli izleyicileri ve hatta yoldan fotoğraf çeken muhabirler ile ilgili konuştuğumuzda verdiği tepkiyi hatırlattı şu son cümlelerim. “Safety didn’t quite mean what it does today I guess” gibi bir şey demiştim, “güvenlik pek de şimdi geldiği anlama gelmiyordu sanırım”. “Yeah, people just died like a man back then” demişti, “Evet, insanlar adam gibi ölüveriyordu o zamanlar”. Dalga geçiyorduk elbette, ama bir anlamda doğru da. Kendimizi ve çevremizi daha sağlama alıyoruz, daha sağlama aldıkça, daha az kaza oluyor, daha az yaşam kaybolup gidiyor. Diğer yandansa, insanlar daha az şeye cesaret ediyor, sınırları, kapasitelerini daha az zorluyor. Olmayacağına, yapamayacaklarına, mümkün olmadığına daha çok ikna oluyorlar, kendilerinden önce, hatta bazen çok önceki nesillerin, çoğu zaman hem kişisel hem teknik olarak daha dar kabiliyetlerle oldurabildikleri, tecrübe edebildikleri şeylerin. Bunun bir doğrusu yanlışı var mı? Emin değilim, sanmam hatta… hayatta pek çok şey gibi, her iki uç noktasının aynı anda doğru olabildiği bir başka olgu. Bazılarında çok zor olan bir ortayı bulma gereksinimi var bu olguların, bazılarındaysa bir orta bile mümkün mü, emin değilim…

Her neyse, çok kısa tekrar ben ve Alanya Kalesi konusuna dönmek istiyorum, çünkü elimde yukarıda bahsettiklerimle güzelce örtüşebilecek bir örnek var. Bu kez kalabalık bir arkadaş grubu, 5 ya da 6 kişiyiz, ve bol tırmanışlı bir parkurdan gidiyoruz. Liseyi bitirdikten sonra olmalı, çünkü saçlarım ya uzunlardı, ya da uzatıyordum diye hatırlıyorum, 2002 civarı olmalı, belki bir yıl eksik, belki (düşük ihtimalle) bir yıl fazla. Deniz tarafından çıkıyoruz, yamaçların gerçekten dik olduğu taraf, (sıfır eğitimle) kaya tırmanışı yaparak çıkılan taraf (people just died like a man back then! :P). Kuvvetle muhtemel, artık çıkılmayan, büyük ihtimalle etrafı çitlerle kapatılmış bile olabilecek taraf :). O zamanlar daha inanılmaz zayıf, hatta bildiğin sıskayım. Ama işte enerji bol bir şekilde yine de. Aşağımızda deniz, kıyı kısmı da kayalık. Çevremiz çalı, ağaç, ve tırmandığımız kayalar. Tek sıra tırmanıyoruz ve ben üçüncü sıradyım. Arkamda üç arkadaş daha var. Benim bir önümdeki arkadaşın sağlam kaya zannederek tutunmaya çalıştığı şey serbest ama iri bir kaya parçası çıkınca yuvarlanıyor. O dengesini kurtarıyor ama son sürat yuvarlanarak üstüme gelen, üst gövdemle yaklaşık aynı büyüklükte bir kaya parçası ben ve arkamda kalan herkesi domino taşı gibi denize dökmeye geliyor! Dedim ya, aşağısı kayalık, ve yaklaşık 4 katlı bir apartman yüksekliğinde… Hiç bir şey düşünmeden yuvarlanan kayayı sol kolumla ve göğsümle tutup durdurdum, bu sırada sağ elimle tırmandığımız yamaca tutunmaya devam ediyordum. Kaya göğsümde hafif bir yara ve berelenme yaptı, çok değil, ve ben hala diğer kolumla tutunurken kayayı tutan yaklaşık olarak bir çırpı kalınlığındaki sol kolum ve gövdemle yana dönüp, kaya parçasını aşağıda kalan arkadaşların üstüne gelmemesi için itebildiğim kadar ileri iterek aşağı bırakıp tırmanmaya devam ediyorum. Kısa bir an boyunca “n… n’oldu lan?!” ifadesi var hemen herkesin yüzünde. Benim yüzümde öyle bir ifade yok, gayet ciddiyle, bir şey olmamış arası, ama kafamın içinde var o ifade, o his. “Ne yazdın ha” diyorsunuz belki de bazı okuyucular. Bana da biri gelip anlatsa her halde öyle derdim, yirmi yıl önce bizzat yaşamış olmasam. Anahtar belki de o kısacık zaman aralığında durup da hiç bir şey düşünmemem, olasılık değerlendirmememdi aslında. Üstüme gelen kitleye odaklandım, tuttum, ve uzaklaştırıp gerip bıraktım belki bir saniye kadar sonra. Kafamda inanamadığım ise, bunu yapabilmiş olmamdı. Eğer öncesinde yapıp yapamacağımı kafamda tartmaya vaktim olsaydı, büyük ihtimalle de yapamayacaktım.

Şimdilerde, geçmişe göre pek çok spor dalı çok daha kapsamlı güvenlik kurallarına sahip. Günlük yaşam, kariyer, ve hatta macera arayışları bile çoğunlukla, çok daha güvenli, sağlamcı, hatta garantici. Dostluk ya da aşk ya da evlilik, ilişkileri kurtarmak için genelde daha az risk alınıyor, daha az kendine zarar veriyor insanlar, uğruna değebilecek, ya da değmeyebilecek şeyler adına. Hangisi doğrusu? Bence bu da o doğrusu-yanlışı falan olmayan şeylerden biri. Hatta kim bilir? Belki de şu an da olduğumuz noktanın belki biraz da olsa daha doğru tarafta olduğunu bile söyleyebiliriz. Hem gereksiz riskleri minimuma indirmek, hem de olmayacak şeyleri zorlamaya çalışmaktan, yürümeyene tutunmaktan uzaklaşmak. Ama diğer yandan da, denemediklerimiz, yapamayacağımızı bildiğimizden girişmediğimiz, kurtarmaya çabalamadıklarımızın nerelere varabileceğini de asla bilmeyeceğiz. Sorsanız ulaşabileceğimize inanmayacağımız, hatta hayal bile edemeyeceğimiz, ve belki de gayet de gidebileceğimiz zirvelere gidemeyeceğiz. Kim bilir? Sadece siz bilirsiniz, o da kendiniz için, başkası değil.

Hazır Alanya’ya gitmişken, oralardan bir küçük anı, konuya uygun bir küçük örnek daha paylaşayım. Alanya’dan 2005 yılında Antalya’ya taşınmıştım. O zamana kadar yaklaşık 11 yıl Alanya’da yaşamıştım. Bir yıl sonra oradaki arkadaşlarımı ziyarete gittim bir kaç kez. Ondan sonraysa, bir daha 2017 Ocak ayında, yani neredeyse bir 11 yıl daha geçtikten sonra bir gezimizde kısaca görecektim o bölgeyi. 2013 yılında Alanya merkezinde ve kalenin çevresinde bir saat kadar dolanmıştık gerçi arkadaşlarla, daha uzun bir gezinin sonunda dönüşümüzden önce, ama onu saymıyorum. Alanya’da iken, merkezin yaklaşık 15 kilometre doğusundaki Mahmutlar kasabasında yaşıyordum. Başından sonuna yaklaşık 3-4 kilometre kadar uzunluktaki bu kasabayı, bize yakın olan Kargıcak mevkii takip ediyordu. Orada geçirdiğim 11 yılda, her ikisi de çok az değişmişti diyebilirim. Bahsettiğim 11 yıl sonraki gezideyse, yönümüz Gazipaşa’ya doğruydu. Yıllarca yakınında yaşadığım Gazipaşa’ya, bir o kadar daha yıl geçtikten sonra hayatta ilk kez gidecek olmam bir kenara dursun, yolumuzun üstündeki Kargıcak-Syedra antik kenti ilk durağımız olacaktı. Ergenlik ve ilk gençlik yıllarım boyunca yaşadığım eve belki 1-2 kilometre kadar mesafedeki bir tepenin üstünde kuruluydu Syedra. Dolayısıyla da, tepeden eskiden yaşadığım yeri görmek gayet mümkündü. En yüksek noktadayken, elimdeki en yüksek zoom lensi, doğru nokta olması gereken yere çevirdim. Bir kare fotoğraf çektim, doğru yerdi. Yaşadığım, içinde büyüdüğüm ev o karedeydi. Sık sık arkadaşlarla gidip oynadığımız “harabeler” diye bildiğimiz daha küçük antik kent yıkıntısı da. Ancak koşturduğumuz boşluklar, yakındaki otelin her gün basketbol oynadığımız sahası, hiç biri, hiç bir şey yoktu. Evi bile tanıyamadım bir süre kareye bakarken. Her yer çok katlı siteler, “rezidanslar” ile kaplıydı. Buranın bildiğim, anılar edindiğim yerle aynı koordinatları paylaşması haricinde, hemen hemen hiç bir ortak noktası yoktu artık. Bir yıldan biraz az zaman sonra iki kez daha, bu kez eski dostlarda kalmaya gittim oralara. Bu gezilerin birinde bahsettiğim harabelere de gittim. Harabelerin kendisi hemen hemen değişmemişti diyebilirim, hatta belki de daha bile “vahşileşmişti”. Büyük ihtimalle eskiden bir kilise ya da tapınak, ya da belki yönetimsel bir bina olabilecek büyükçe yıkıntının orasındaki geniş, dik dörtgen düzlük o zaman biz çocuklar için bir futbol sahasıydı mesela. Şimdiyse, o zamanlarki boylarımızı geçecek yabani otlar o diktörtgeni ele geçirip egemenliklerini ilan etmişlerdi çoktan.

  • Syedra antik kenti, Alanya - 2017
  • Syedra antik kenti, Alanya - 2017
  • Syedra antik kenti, Alanya - 2017
  • Mahmutlar, 11 yıl yaşadığım ev, büyüdüğüm yerler bu karede. Bu kareden hiç bir şey tanımıyorum.
  • Mahmutlar, 11 yıl yaşadığım ev, büyüdüğüm yerler bu karede. Bu kareden çok az şey tanıyorum.

Ama antik alanın yayıldığı alçak tepenin çevresi, girebilecekleri izin verilen en yakın mesafeye kadar 10 küsür katlı yeni binalarla alabildiğine çevrilmişti artık. En üstüne çıktığımızda biri oldukça yüksek ve zor çıkılabilecek (ama yine de çıktığımız) iki badem ağacı vardı, çağla topladığımız. O ağaçlardan Mahmutlar’ı kuş bakışı görebilirdiniz. Şimdiyse bütün tepe adeta tüm binalar arasında çukurda kalmış küçük bir adacık olmuştu. Bazılarıyla çok çok uzun, diğerleriyle ise sadece uzun yıllar sonra görüştüğüm pek çok eski arkadaşla orta okul lise yıllarının aynı sıcaklığı, ama belki biraz daha akıllanmış kafalarla samimi muhabbetler etmek güzeldi. Zamanın mutasyona uğratmadığı şeyler de vardı demek. Yine de, ne ben o zamanlarki bendim, ne de onlar o zamanlarda oldukları kişilerdi. Tabii ki, onlarca yılda insan bedeni değişiyordu. Ama bedenler aynı bile kalsalar, düşünceler, sınırlar, kabuller ve retler, kısaca bireyi birey yapan şeyler değişirdi. Hatta değişmiyorsa sorun olmalı daha çok, 15-20 yılda hiç bir düşüncesi, hiç bir şeye bakışı değişmemişse birinin, ben “zaten haklıymış”, “güvenilir karakter”, “tutarlı birey”, ya da “davasına bağlı kişilik” diye bakmam, gelişmeye, değişmeye kapalı, sınırlı bir dimağ olarak bakarım. Sınırlı da değilse, o halde tutumunda çıkarsal, çevresel, politik vb art niyet aramak gerekebilir artık o dimağın. O kadar uzatmaya bile gerek yok. Üç beş yıl önceki benle bu günkü ben, aynı insan değiller. Oturup konuştursanız bir şekilde, evet, bir sürü şeyde hem fikir olurlar belki, ama bir o kadarında da zıt düşerler. Anlamak, fark etmek, düşünmek, bunu gerektirir. Düşündükçe 15 yıl önceden beri aralıksız ne kadar haklı olduğunuza kanaat getiriyorsanız, ya psikiyatristlerin kapısını aşındırma vakti gelmiştir, ya da farklı düşünce ve renklerden insanlarla konuşmanın, kitaplar karıştırmanın. Büyük ihtimalle de, her ikisinin de…

  • Eski Boğaçayı: Mayıs 2013. Doğal güzelliğin yanında, rengarenk çöp yığınları da burada...
  • Eski Boğaçayı: Mayıs 2013. Doğal güzelliğin yanında, rengarenk çöp yığınları da burada...
  • Eski Boğaçayı sakinleri: Koçmar (Starry Agama) Ekim 2012
  • Gün batımında bir eski Boğaçay sakini: Sakar meke (coot) 2013
  • Gün batımında çayın üzerinde uçan kırlangıçlar 2013
  • Eski Boğaçay 2014
  • Eski Boğaçay 2014
  • Eski Boğaçay 2014
  • Eski Boğaçay 2014
  • Eski Boğaçay 2014
  • Eski Boğaçay 2014
  • Eski Boğaçay 2014
  • Eski halinde, sert yağışlar sonrası adeta bir mangrov ormanına dönebilmekteydi Boğaçayı çevresi 2015
  • Eski Boğaçayı sakinleri: The Kingfisher's Throne :) 2012
  • Eski Boğaçayı sakinleri: Sakarmekeler - 2016
  • Eski Boğaçayı - 2016
  • Eski Boğaçayı - 2016
  • Eski Boğaçayı - 2014
  • Eski Boğaçayı - 2014
  • Eski Boğaçayı - 2017
  • Eski Boğaçayı - 2014
  • Eski Boğaçayı - 2014
  • Eski Boğaçayı - 2014
  • Eski Boğaçayı sakinleri :) - 2013
  • Eski Boğaçayı sakinleri :) - 2014
  • Eski Boğaçayı sakinleri :) - 2014
  • Eski Boğaçayı yağmur altında - 2014
  • Eski Boğaçayı kenarı - 2014
  • Eski Boğaçayı kenarı mangrov taklidi yaparken :) - 2016
  • Eski Boğaçayı kenarı kardeşim fotoğraf çekerken - 2016
  • Eski Boğaçayı - 2016
  • Eski Boğaçayı - 2016
  • Eski Boğaçayı - 2016

Daha yakınlarda da örneklerim var zaman ve değişimle ilgili. Antalya Liman bölgesindeki Boğaçayı örneğin. 17 yıldan fazladır çevresinde yürüyüşler yaptığım, bazen denize girdiğim, bazen fotoğraf çektiğim, hatta bazen de kışın (o zamanlar) tenha olabilen kıyısında bira içtiğim. Şehir içinde su kuşları için de bir sığınak ve yaşam alanı olan bir bölgeydi hatta. Geçmiş zaman kullandım, zira önemli bir bölümü 3 yıl kadar önce bir park projesi ile dönüştürüldü. Oradaki o el değmemiş doğal varoluş, ve onun kendi kaotik güzelliği katloldu. Yerine geniş, çok güzel bir park yapıldı. Nehrin bu bölümde çok genişletilmesi sonucu oluşan büyük durgun su alanı sayesinde olacak, o zamandan beri yıllardır olmayan sivrisinek sıkıntısını zaman zaman yaşamaya başladık buralarda. Yine de yalan söyleyemem, böylesi de güzel oldu. Öylesi de güzeldi. Böylesinin bedelleri var. Ama bazı insanlar için de böylesi değerli, anlamlı. Belki de o parkın varlığı sayesinde orada geçirilen vakitlerle tanışan ya da tanışık olsa da kaynaşan insanlar olmuştur. Belki de orası sayesinde yürümeye, koşmaya, paten/kaykay vs yapmaya başlayıp formlarını, sağlıklarını, kendilerine güvenlerini vs kazananlar olmuştur. Belki de güzel fotoğraflar çıkmıştır orası sayesinde. Gerçi onlardan öncekinde de çıkıyordu ya, artık çekilemeyecekler hem de. Dediğim gibi… doğrusu oydu, yanlışı şuydu… hangisini seçsen hatalı sonuç olacak zaten. Hayat hangisi hangi an varsa, onun tadını çıkarmayıp, onun yerine “eğer şöyle olsaydı, böyle olmasaydı, doğrusu bu muydu, şu muydu” vs diye uğraşmak için çok kısa. Gerçek anlamda makul bir sonuç çıkaramayacaksınız nasılsa. Bence, biraz salın o yüzden, kendinizi, çevrenizi, kavramları.

  • Yeni Boğaçayı - 2020
  • Yeni Boğaçayı - 2020
  • Yeni Boğaçayı - 2021
  • Yeni Boğaçayı - 2021
  • Yeni Boğaçayı - 2021
  • Yeni Boğaçayı - 2021
  • Yeni Boğaçayı - 2021
  • Yeni Boğaçayı - 2021
  • Yeni Boğaçayı - 2021
  • Yeni Boğaçayı - 2021
  • Yeni Boğaçayı - 2022
  • Yeni Boğaçayı - 2021
  • Yeni Boğaçayı - 2021
  • Yeni Boğaçayı - 2021 Öyle düzenli ki, çiçekler bile neredeyse paralel çıkıyor :)
  • Yeni Boğaçayı sakinleri: Serçe 2019
  • Yeni Boğaçayı 2021
  • Yeni Boğaçayı sakinleri: sakarmekeler 2021
  • Yeni Boğaçayı - 2022
  • Yeni Boğaçayı sakinleri su kenarında balık bekleyen yalıçapkını - 2021
  • Yeni Boğaçayı sakinleri su kenarında balık bekleyen yalıçapkını - 2021
  • Yeni Boğaçayı sakinleri: martılar - 2021
  • Yeni Boğaçayı sakinleri: ördek - 2021
  • Yeni Boğaçayı sakinleri: kuyruksallayan - 2021
  • Yeni Boğaçayı: Kozmopolit semtte dilekler - 2021
  • Yeni Boğaçayı: Kozmopolit semtte dilekler - 2021
  • Yeni Boğaçayı - 2022
  • Yeni Boğaçayı: Sunset, fisher boys, and water nymphs - 2022
  • Yeni Boğaçayı - 2022

Neyse… farkındayım laf çok uzadı. Buraya kadar sıkılmadan okuyan varsa, bir- okudukları için sağolsunlar, iki- muhtemelen demek istediklerimi anlıyorlar, bir yerlere dokunuyor olsa gerek, bu da amacını başarmış bir yazının mutluluğu demektir benim adıma. Zaman sandığımızdan hızlı, değişim farkettiğimizden daha sağlam, ve kararlı. Rüzgâr ve yağmur ulu dağları çağlar sürse de traşlayabiliyorsa, çok daha kısa sürelerde insan yapısı yerlerin, kurumların, ve bu insanların bizzat kendilerinin geçiciliğine, bambaşka şeylere dönüşümüne de şaşırmamak gerek her halde. Belki de bir iki yıl sonra bu yazının bir kısmına bizzat gülerim, kim bilir? Fakat yıllar, sevdiğimiz şeyler, yerler, insanlar, değişiyor, hatta bizzat nihayetlerine erebiliyorken, elimizdeki belki de en gerçek, en kalıcı algı olan kendimiz, ben bilinci bile aslında sürekli bambaşka kişiliklere evrilebiliyorken, var olan şu an ve içindekilerin kıymetini bilmek, hakkını vermek de, onlara takıntısal derecede bağlanmamak da aynı önemdeler aslında. Zıt şeylerin aynı anda aynı derecede doğru olmasını kabul edemiyor olabilirsiniz belki. Olsun, herkesin, her şeyin zamanı var… Geriye baktığımda o zamanın içinde, nice ben, nice yer, nice şey görüyorum. Hepsini kucaklarım, hepsine gülümserim. Bilirim ki; oradaydık, ve şimdi orası yok.

“Oradaydık, ve şimdi orası yok” için 2 yanıt

Bir Cevap Yazın

Erdeniz'in İncileri sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin