Eylül 2018’de yazdığım bir kısa hikaye idi, aslında amaç üç arkadaş birlikte bir şey yazma fikri için benim sunduğum bir başlangıç önerisiydi sadece. Sonra hiç bir şey yazmadık, ama bu hikaye hoşuna gitmişti herkesin yine de. O zaman şimdiki ekonomik durumlar bu kadar da sert değillerdi ama, ekonominin bozulduğu, uygarlıkta cepte saydığımız “normalin” parçalandığı bir dünya hayal etmiştim “setting” olarak. Bir yıl kadar sonra, normal tanımımızın gerçekten de ne kadar değiştiğini hatırlayınca belki biraz ironik geliyor, özellikle de dünya çapında bir süreliğine tuvalet kağıdının ne kadar revaçta bir ürün haline geldiğini düşününce 🙂 Neyse, buyurun bir kısa hikaye adayı daha, “world building” ağırlıklı olsa da, okuması keyifli olur umuduyla…
Her şey, bir anlamda kıtlık zamanında kağıdın gittikçe pahalanmasına bağlı oldu. Tuvalet kağıdından deftere, gazeteye, kitaba, paraya kadar. Paraya… kıtlık öylesine ansızın geldi ki, paranın değer kaybettiği hızı takip edemedik. Birkaç hafta içinde bir ekmek on katı pahalandı. Bir ay sonra aynı ekmeği almak için küçük bir el çantası dolusu banknot gerekti.
Her şeyin yanında, kağıt ayrıca pahalanmaya devam etti. Çünkü kağıt çoğunlukla ithal edilmekteydi. Para değer kaybettikçe daha çok basılması gerekti. Dolayısıyla elde olan (ve ülke içinde az miktarda üretilen) neredeyse tüm kağıt darphaneye gidiyordu.
Gazetelerin sayısı gittikçe azaldı. Zaten kim okuyordu ki onları? “Nasılsa internet var” diyerek çok da sorun etmedik. Bir iki yıl sonra “nasılsa internet” olmayacağını henüz bilmiyorduk tabii. Kısa sürede artık kağıt sadece gerçekten ihtiyaç duyan meslek erbabı ve zenginlerin ellerinde bulunan bir sembol oldu. Bunun etkileriyse hayal edebildiğimizden fazlaydı.
Zaten nesilleri tükenmeye yüz tutmuş olan gazete ve dergiler yavaşça öldü, çürüdü, kemik, ve sonra da toz oldu. Daha acı olan, kitaplardı benim için.
Olmuş, ya da olmamış… hikaye okumaya kimin zamanı vardı ki artık? Zamanı varsa da, orada bir sorun olmalıydı, çünkü o zamanı çok daha önemli şeylere ayırabilirdi! Şimdi artık herkes öyle yapıyor ya zaten… Hayatta kalmak önemli çünkü. Yaşamıyorsak da, hayatta kalmaya çok bağlıyız. Aslında çok hor görüyorum belki de insanları. Onlara tutku ve meraktan yoksun, hayvancasına hayatta kalmaya odaklı derken, hiç düşünmez mi insan… belki de hayatta kalmak onların hobisi, tek yapabildikleri. Üstelik de, büyük bir tutku ve azimle sarılıyorlar bu hobiye! Başka hiçbir şey bilmemecesine… Karın tokluğuna mermi fabrikasında 16 saatlik vardiyalarda çalışanlar, tarım yapılabilecek arazilerin sahipliği için savaşanlar, avcı-toplayıcılığa dönenler, başka bir şey bulamayan hırsız-düzenbazlar… Tabii bir de benim gibi çöp karıştıran, terk edilmiş mekan yağmalayanlar. Ya satmaya, ya saklamaya değer neler buluyorum bilseniz. Çoğu zaman bir şey ne kadar ruhsuz ve sıradansa, o kadar para ediyor. Bana değerli gelenler, saklamak istediklerimse, zaten beş kuruş etmiyorlar. Tabii bir de arada bırakan, ne yapacağımı şaşırtanlar var… ne bırakasım, ne de getireceği büyük gelirden feragat edesim olmayanlar. Hatta belki, elimden çıkarmazsam başıma dert olacaklar…
Her neyse… kitap diyordum, bari kendi kendimin dikkatini dağıtmasam, düşüncelerimde oradan oraya atlamasam. Ama yok işte, keşke demekle olmuyor. Keşke bunlar hiç olmasaydı demekle ne teselli, ne de çözüm geliyor. Her şey olmaya devam ettiği gibi, benim de aklım oradan oraya kaymaya devam edecek nasılsa. Ne yapsın o da… böyle oyalanıyor işte, yoksa patlar, kafatasım ve kulaklarımdan dışarıya salar kendini sıkıntıdan.
Kitabı kim okuyacak demiştim ya… zaten artık yeni nesillerde kimse okuma da bilmiyor. Ne işlerine yarayacak? Sadece özel olarak katiplik ve benzeri mesleklere seçilenler, yöneticiler, subaylar ve belirli memuriyetler bu beceriye sahip. Var olmuş, olmamış, olabilecek, ya da uçuk kaçık bir çok hayatı öğrenemiyorlar. Hayal edemiyorlar. Yalnızca bu görüp bildikleri hayat var… Doğduklarından itibaren bunu yaşayanlara göre, “normal” bu yaşam. Kendilerinden sonraki nesli de bu normale göre yetiştirecekler. Daha iyisini görüp bilmeyenleri, koşullara uyum sağladıkları için suçlayabilir miyim? En basitinden, okuma yazma gibi bir “lüksü” bilmedikleri için nasıl hor görebilirim ki yıkık bir toplumda hayatla kavga eden çocukları? Onlar kıtlık öncesini görmedi. Benim zamanımda bildiğimiz anlamıyla okul öğrenimi görmedi. Ben artık dinozor sayılırım… o yüzden tarih öncesi dönemden kalan okuma yazma gibi bazı garipliklerim var işte.
Gariplik de bir yere kadar tabii. Ben de hayatta kalmaya çalışıyorum. Çoğunlukla yapacak daha iyi bir şey bulamadığımdan, biraz da alışkanlıktan. Bunun için en az bir uzmanlık gerek. Benimki de yağma.
Bir şey çalıyor değilim aslında… bu evler, alışveriş merkezleri ve devlet daireleri, hastaneler, restoranlar ve okullar. Artık hepsi sadece birer bina. Boş, sahipsiz, işlevsiz. Çoğunlukla en değerli şeylerden çoktan arındırılmışlar, ama süprüntü-kırpıntı denecek şeyler bile bu gün işe yarayabiliyor. İşe yarayabilen şeylerse satılabiliyor, ya da takas edilebiliyorlar.
İçli-dışlı savaşların kirli bir halı gibi dövdüğü, kıtlığın tutup balkon demirinden silkelediği ülkede, artık nüfusun yarısından fazlası yok. Şanslı olanlar kaçtı. Sonra bu şanslıların bir kısmı o kadar da şanslı olmadıklarını keşfetti, diğerleriyse makul bir hayata kavuşuverdi. Kaçamayanlarsa ya bizler gibi ortaçağa döndü, ya da açlık, çatışma ve kargaşa içinde yitip gittiler.
Bense, gidenlerin geride bıraktıkları bu boş kabuklara, atılmış derilere, ölen medeniyetin iskeletine dalıyor, içinden eşyalar “kurtarıyorum”. Çalmıyorum, çünkü artık ne bu mekanlar, ne de içindekiler kimseye ait değiller.
Bu binaların kimini haydutlar mesken edinmiş tabii. Ayrıca bu işlerle uğraşan tek kişi değilim ve bu günlerde rekabete hiç hoş yaklaşılmıyor. Benim bölgem-senin bölgen anlaşmazlıkları, tıpkı orman kanunu gibi, “ölen kaybeder” isimli, hükümleri hayli kati bir hukukla çözülmekteler. O yüzden araştırdığım bir yerde asla fazla durmuyorum. Mümkünse asla kullanmak istemediğim, ama gayet iyi kullanabileceğim iki silahım daima yanımdalar. Olmak zorundalar… hiç değilse korkutmak, ya da zayıf olmadığımı gösterebilmek için. Yine orman kanunu “benim parlak kırmızı tüylerim var, üstelik seninkilerden daha kırmızı, daha parlak!”. Bu sayede mesajı alan potansiyel bir saldırgan belki uzak durmayı yeğleyebilir. Kıtlık öncesinde pek moda bir “doğaya dönüş” hareketi vardı insanlar arasında. Eh, doğa kanunlarına döndük işte, pek düşündüğünüz gibi değilse de.
Nasıl olduğunu hala açıklayamıyorum ama dünden beri böyle bir binadayım. Evet, terk etmem gerektiği halde etmedim. Çünkü o bahsettiğim, ne yapmam gerektiğini bilemediğim buluntulardan biriyle baş başayım.
Dün akşama doğru buldum burayı. Şimdi çoktan dağılmış olan gri bulutların altında, olduğundan da daha gri, daha solgun görünmüştü bana. Eğer bir binanın cesedi olabilseydi, işte bu o derdim. Önceden hoş, iki katlı bir müstakil ev olduğu belli idiyse de, artık boş, metruk ve dökük bir yığındı. Yeni durulmuş olan yağmur, evin çürümeye yüz tutmuş malzemesini ve etraftaki toprağı ıslatıp, ikisinin karışımından doğan kesif bir kokuyla kaplamıştı havayı. Nemin ve eskiliğin kokusu. Bir yandan iç bayıcı, diğer yandansa garip bir biçimde nostaljik ve çekici. Bir yandan çürüyüş, bir yandan yeşermeye ait bir koku. “Belki de yitip giden o zamanların, bedensiz kalmış, bedbaht gezinen ruhu böyle kokan” diye düşünmeye başlamışken, son anda durdurdum kendimi “saçmalama” diye. Bina neredeyse yalnız sayılırdı. Etrafındaki tek tük birkaç benzeri hariç, etrafında eski “uygarlıktan” kalma pek fazla şey çarpmıyor göze. Eskiden bir tatil sitesi olsaydı gerek burası. Binaların işgal ettiği alanı çevreleyen demir çitler kısım kısım pasa teslim olmuş ve ufalanıp dağılmışlar. Üstleri sarmaşıklarla süslenmiş mi, yoksa sarmaşıklar çitler üzerindeki zaferlerini bağırmak için ezercesine çullanmışlar mı karar veremedim. Bir zamanlar bahçe kapısının bulunduğunu tahmin ettiğim boşluğun hemen solunda, çitlerin üstünde yumruk büyüklüğünde bir eşek arısı yuvası var. Boş tabii bu mevsimde. Bu alanı birlikte işgal ettiği, bir zamanların insan yuvası gibi. Eğer orada hala insanlar olsaydı, bu yuva çoktan bozulmuş olacaktı. Ama yoklar. Onların da bu yuvayı yapan arılar gibi mevsimi geçti.
Üzerimdeki, yüzüm ve vücudumu tümüyle sardığım koyu renkli aba ıslaklıktan ağırlaşmış halde, ben de ağır adımlarla binaya doğru seyirtmiştim. Bir yandan yorgunluk, bir yandan temkin, ve biraz da geçmişten gelen, yarı-anıt beton elçiye duymaya başladığım sempatiden. Sarmaşıklar binanın cephelerinde de hükümranlıklarını ilan etmişti. Pencerlerin ardında, yırtık, sökük, lime lime olmuş da olsa, hala perdeler görmek ayrıca ilginç oldu. Eğer taşıyacak bir aracım olsa, kumaş olarak değerli olabilirlerdi. Bunu yapamayacağıma göre, burada değerlendirmek zorunda kalabilirim. Belli ki burası gerçekten de insanın oturmak isteyeceği bir yermiş. Her katta, balkonların ikisi yüz elli metre ilerideki sahile, diğer ikisiyle kuzey ve batı yönlerini çevreleyen dağlara bakıyor. Kiremit çatının altında belli ki bir tavan arası var. Bu cepheden göründüğü kadarıyla, binada herhangi yıkıntı döküntü yok. Tek parça halinde kalmayı başarabilmiş.
Bakir bir hissi var buranın. Çok gelen giden olmamış gibi… belki de iyi ganimet toplayacağım. Fakat bir araç olmadan nasıl taşırım ki? Zaten bu yüzden bakir kalabilmiş… yürüyerek şehrin hala canlı kalan merkezine kırk kilometre mesafede. Bu mesafeyi yürüyecek benim kadar deli az sayıda insan var. Motorlu taşıtlarsa çok nadirler, tıpkı yakıtları gibi. O yüzden önemli bir şey olduğu bilinmediği sürece bir yere araçla keşfe gelindiği neredeyse görülmemiş şey. Burası bir şekilde gizli kalmayı başarmış gibi.
Giriş kapısına doğru giden toprak yolu adımlarken, botum küçük bir su birikintisini tam ortasından ezip geçtikten sonra, suyun yüzeyinde dalgacıkların oluştuğunu hatırlıyorum. Bunun gibi küçük, ve belki saçma bir ayrıntıyı anımsayabiliyorum, çünkü kapıya yaklaştıkça benim de içimde dalga dalga büyüyerek bir heyecan yayılıyordu.
Düşüncem buranın belki bir saat keyfini çıkarmak, alabileceğim en değerli ganimetleri toplamak, ve daha sonra tekrar gelmek üzere buradan uzaklaşmaktı. İyi ganimet bulacağımdan neredeyse emindim, buranın pek bilinmediği kesindi, fakat öyle heyecanlanmaya başlamıştım ki, kendimi hiç bulunmadığına inandırıyordum yavaş yavaş.
Tabii ki, gerçekler yine düşüncelerime gülerek “ahahaha hayır öyle olmadı” dediler. Burası da, en değelerli şeylerden arındırılacak kadar yağmalanmış. Büyük olasılıkla bir iki gezici grup. Çünkü geçerken görüp işe koyuldukları, daha sonra da bir daha geçmemek üzere yola devam ettikleri belli. Aksi takdirde, yerel bir yağmacı buraya tekrar tekrar dönüp bir kaç seferde mekanı tamamen boşaltırdı.
Bir iki nesil sonra artık yağmacılık da ölü bir uğraş olacak. Böyle giderse her yer silip süpürülmüş hale gelecek bir kaç yılda. Zaten o zamana kadar doğa, metruk kalmış medeniyetimizin son kırıntılarını da geri kazanacak. O zamanki yağmacılar tek tük yıkıntılar içinde, toprağın altında arayacaklar ganimet kırıntılarını. Ben şimdiden bu sürece isim koydum: dekonstrüktif arkeoloji…
İçeride başka kimsenin olmadığından emin olduktan sonra, hızlıca bir dolaşıp alabileceklerim, ve daha sonra almak için geri döneceklerimin bir envanterini çıkarmaya koyuldum. Katlar, odalar, banyolar, bodrum, teras… Bu sırada burayı savunmam gerekirse nereler, görünmeden kaçmam gerekirse nereler işe yarar bunun da tespitini yapmaktaydım. Söylediğim gibi, diğer yağmacıların arasında harika bir mesleki dayanışma olduğunu söylemek güçtü.
İşte ödülümü orada, tavan arasında buldum… tozlu bir grup tahta parçası ve ıvır zıvırın altında kalmış, kendisi de bir hayli tozlanmış halde.
Zaman zaman kitap bulduğum olur, ve bu beni heyecanlandırır. Fakat kitaplar satılmaz, benimse alıp teker teker okuyacak vaktim yoktur.
Kitap, zaten yazılmıştır, fakat bulduğum şey, olasılıklar vaat ediyor. Yapılmış olan değil, yapılabilecek olanları düşündürüyor. Dolu bir kitaptansa, bulduğum bomboş, kocaman defter, beni daha çok heyecanlandırıyor! Üstelik yanında bir kaç da kalem var.
Bununla ne yapacağımı bilemiyorum. Kağıt, üstelik de boş kağıt. Çok değerli. Ama ben onu kendime istiyorum! Üstelik boş kağıt bulundurup kendi çar-çur amaçlarımla kullandığım görülürse başım derde bile girebilir. Ama ben onu kendime istiyorum!

Akşamı ve gecenin önemli bölümünü bu düşüncelerin birbirine çarptıkları bir gelgit içinde, evin köşe bucağında oturarak, uzanarak, çömelerek ve dikilerek geçirdim. Bir süre, penceresi olmadığı için banyoya giderek, yanımda taşıdığım mumu yaktım, ve defteri elimde evirip çevirdim, sayfalarını yokladım. Sonunda tavan arasında, pencereye yakın, çevreye hakim ama kolay görülmeyeceğim bir köşe seçtim ve burada uyumaya karar verdim. Burası yazlık bir ev gibi görünse de, ince bir battaniye bulabildim. Böylece yanımda taşıdığım kamp setini açmama gerek kalmadı. Seti açmak, çıkarken de toparlamak demekti. Zaman ve enerji gerektiren bir çaba. Üstelik acilen çıkarsam, belki de burada, ardımda bırakmak zorunda kalacaktım. Yalnızca yanımda taşdığım çadır bile, öldürülmem için yeterli sebep olabilirdi. Tabii çadırı istiyorlarsa oradan vurmamaya dikkat etmeleri gerekiyor ama, birkaç küçük delik nasılsa onarılır. Sanırım ben bu konularda biraz daha titizim. Çadırın önceki sahibi bana saldırdıktan sonra, sırtındaki değerli yükü görünce ben başına nişan almıştım…
İşte sabahla birlikte hala defter önümde karar anını tartıyorum. Tartı bana “ağır” diyor, fakat net bir şey söyleyemiyor. “Ağır olduğunu ben de biliyorum, bilmediğim bir şey söyleyecek misin?” diyorum, susuyor. Defter elimde. Doğan güneş, pencereyi kapatan perdenin yırtılıp açılmış bir gözünden süzülüp, açık sayfanın üstünde büyülü, kırmızı-turuncu ışığıyla bir izdüşüm bırakıyor şu an. Belki alev alev yanan büyülü bir hançer bu, ya da belki de haince inmeye hazırlanan bir kasap bıçağı. Fakat belki de bulduğum bu malzemeyle yapabileceğim mecazi pastanın spatulasıdır? Çoğu zaman güzel şeyler tehlikeli, hatta ölümcül değil midir zaten? Acaba güneş, tutunmaya çalıştığım bu nesnenin başıma ne belalar getirebileceğinin bir uyarısını yapıyor?
Önemi yok… çünkü defter, ortaya bir şey koyma imkanı sunuyor… yeni olasılıklarla, heyecan verici ihtimaller ihtiva ediyor. Pratikte işime yaramayacak, ama pratiğin ve pragmatizmin çok ötesinde tutacağım şeyler.
Belki de defter ve onu kullanmam, hayatta kalma çabalarıma nihai bir sekte vuracak. Ama o kadar önemli değil, belki hayatta kalamayacağım, ama yaşamış olacağım.
Peki ama ne yapmalı? Ne yazmalı? Onu mu yazayım? Hayatını, karakterini, üzerine su damlatılmış bir mum fitili gibi, alevlenirken söndürülen yaşam tutkularını? Peki ya herşey benim için olsun istersem? Kendimle ilgili yazmak istersem? Saçma… oldu olacak ortaokul çocuğu gibi “sevgili günlük…” de diyeyim, şu nadir fırsat en güzel şekilde çarçur olsun.
Çizim yapabilmek isterdim. O zaman vereceğim mesajı, anlamasını istediğim, anlayabilecek olanlar görür, uzak olanlarsa zaten baksa da bir şey anlamazdı. Fakat ben resim yapamam. Hem ayrıca, satır satır, ilmek ilmek dokuyarak yazmanın yeri de ayrıdır. Yazan için de, okuyan için de. Okuyan… birinin okumasını istiyor muyum? Bilhassa okumamasını istemeliyim. Ama boşa da kürek çekmemeliyim. Ürettiğimi paylaşabilmeliyim… Belki… belki o okur… bulabilirsem, hala iyiyse.
