Hikâye, yazılışı: Eylül 2022
Geride, daha basit bir zaman vardı. Daha güzel belki de hatta. Aslında hiç de öyle değildi. Eğer objektif bakarsam, orada da pislikler, artı bir de bu zamana göre eksikler, bilinmezler, ve hatta yanlışlar vardı. Ama şimdi objektif bakmanın zamanı değil. Çıkarıp attım objektifimi uyanırken. Çok objektif bakarsan, bu dünyada yırtılan cüzdanlar, kara deliğe dönüşen banka hesapları, kırmızı devlere dönen fiyatlar, biten ya da yürümeyen işler, olmayan aşklar, değer verilen, ama verilen değere rağmen yine de çatlayan dostluklar, sağda solda patlayıveren savaşlar, salgınlar, yangınlar, onlar ve bunlar var. Tüm bunların içindeyken aslında öyle tam da bıkmış değilim. Değilim gerçekten bak. Ama yorgunum biraz. Biraz süngüm düştü. Mesela, şöyle kısa bir tatile çıksam çocukluğumun 80’lerine, umudun, merağın olduğu o devre. Ergenliğimin 90’larında sevmediğim şeyleri sonradan özleyeceğimi anlatsam kendime? Sorun etmediğim bazı şeyleri edip, ettiğim çok daha fazlasınıysa hiç etmemeyi öğütlesem mesela karşılaşıp da kendimle? Daha daha gerilere gitsem, 70’ler ruhuyla yıkansam, hatta 60’larda hippilerin barış, umut dolu havasını solusam?
Benden çok önceydi 60’lar tabii. Ama ne olacaktı ki, ya ben de benden çok önceydiysem? Ya benden çok sonraysam ben? Küçük hatalarım, afaki sınırlarım, irili ufaklı kırıntılarla betimlenen başarılar, ve başarısızlıklarım gittikten, ben bittikten çok sonra da ben olsam, hatta ben aslında o zaman ben olsam da olmaz mı? Evet, şimdiyi şimdide yaşamak en güzeli. Tabii, var olan tek anda, yani içinde olunanda olmak gerekli. Ama biraz bir tatile çıksam bu anda olma işinden? Yakıtım, malzemem yokken hala üretmekten, diretmekten… Zemin geriye kayarken, ileri ve bayır yukarı gitmeye inat etmekten.
Nasıl olacaktı ki bu ama? Nasıl yapılırdı? “Bırak” dedi. Ya da… dedim? “Nasıl yani” derken daha, yaniyi bitirmeden anladım. “Kim” diye sormadım, ve bıraktım bir süre. Bir damla, bir kare, bir kadeh, bir gece, bir bir bıraktım. İpleri saldım ve salınca ufukla birlikte akıp giderken izledim her şeyi, her yeri, hepsini. Yerin rengi göğünkine, bulutlarınki denizinkine karışırken sordum kendime “bunlar bulut mu, yoksa vuran dalgalar mı?” diye. “Evet” dedi, dedim. “Burada hepsi aynı, her şey aynı zaten”. Burası şu an, şu an ise her an. Yanımda duruyordu, bana baktım. Bana baktı. Ufuğa baktık. “Vay” dedik. Aynı anda. Biri bilge, biri şaşkın olacaktık halbuki değil mi? Yok ama, aynı anda vay dedik. Sonra ben dedim, “bilge neden şaşmasın ki?” “İyi” dedi, anlıyorsun. “Hep düello yaparız sanmıştım” dedim. “Hep düello yaptık” dedi. “Belki daha da yapacağız” dedim. “Belki” dedi. “Yeri ve zamanı gelirse”. “Şimdi hiç gerek yok ama” dedim. Elimi uzattı, elini sıktım, kayboldu, kayboldum. Ağaçların dokusu dağlarınkiyle harmanlanırken dolaştım, dolandım, karıştım. Bilincim girdapla bir olmadan, yıllar önce beslediğim bir sokak köpeği gözlerimin değil benim ta içime baktı, yitip giden ya da gitmeyen eski dostlarla göze geldik. Olay ufuğunun ötesinde önce dağıldım, sonra toplandım. Toplandım da “ben” mi oldum, yoksa “her” mi oldum. Aynı mıydı yoksa ikisi de? Bilemedim, ama gerçekten umurumda olduğunu da söyleyemem. Çünkü çok şey var görecek, kaçırılmayacak, tecrübe edilecek bu garip durumda. O yüzden de, dediğim gibi yaptım, bıraktım. Gözümü bir o gün, bir şu günde açtım. Bir baktım ki 1980’lerdeydim. “Zaman olarak mı, mekan olarak mı” dedi, bu kez ben “mekan” dedim. “Nasıl yani” dedi, “zaman olarak şimdideyiz, andayız” dedim. “E ama hani bırakıyorduk onu biraz” dedi. “Bıraktık ya, kaçtık işte, buradayız” dedim. “Bırakmak, anlıyorum ki şimdi, durmak, yosun bağlamak demek değil”. “Aaa” dedi, anlayış içinde. “Bir akışı bırakmak için diğerine sarılmak” dedi. “Eh” dedim, “sonunda kaçmaya geldiğin yerin tadını çıkarmıyorsan ona da yazık, bıraktığına da, değil mi?” derken ben, başıyla onayladı. Bir an durdu, dedi ki “an sensin çünkü, her şeyi bırakabilirsin belki, ama kendini bırakmak ihanettir, kendine, ve her şeye” dedi. “Ve en büyük intikamdır” dedim, “kimsenin hiç bir şeyi olmamaktır, kendini her şey, her şeyi kendinden mahrum bırakmak. Ama ben intikam falan istemiyorum”. “Ben de” dedi sakin sakin. Sonra yanımdan ayrıldı ve ben başkalarının yanlarına gittim. O zamanların merakını soludum, umut ve heyecanını. Soğuk Savaş’ın hem korkusunu duyumsadım, hem de bitimine yönelik heyecanı. Orta Doğu’nun ağrılarını, Afrika’nın gözündeki yaşı, üzerine bulanmış kanı hissettim. Tek renk de, tek ton da değildi bu zamanlar da. “Heh, yine dualite” dedim. Ne onaylamak, ne de reddetmek için yanımda değildim tabii. Ama kendi kendime de bildim, “pembe gözlükle bakıyoruz diye bir yere, şeye, kişiye, zamana, dualitesiz olacak, saf iyi, saf kötü olacak değil” diye. Ve de, öyle olmadığı için de, pembe gözlükle bakmayacak da değildik hiç bir şeye. Gri skala, hiç renk olmadan hemen her rengi ifade edebilirdi nihayetinde. Var oluştaysa, her an her yerde, hem gri skala hem de uyumlu ve karşıt her türlü renk bir aradaydı sonuçta. Eğer tozsuz, karmaşasız, tek tip bir şey ise sevgiyle bakmak istediğin, gözün ya hiçtedir, ya da kendi ellerimizle yaptığımız sahtelerde. Ya taştan ya fikirden mamul, belki rahatlatan, belki motive eden, belki zorlayan, ama sonunda özden uzak olan sahtelerde.
Sokakları, adaları, kıtaları dolandım. Tanıdığım, tanımadığımla oturduk konuştuk, paylaştık. Güldük, ağladık, tartıştık. “Hiç, ama hiç tartışmamak dürüstçe olmaz” dedi biri bana, “her şey düz ve pürüzsüzse, ya yalandır, ya da kiri pası içeri, halının altına falan süpürüyorsundur” dedi bir başka teyze, küçük ve salaş dükkanını süpürürken. Gülümsedim, ürünlerinden tadını unuttuğum bir şeyler yedim. “Geldiğim yerde böylesi kalmadı” dedim. “Orada da burada olmayan bir şeyler vardır kesin” dedi. “Elbette” dedim. Dükkanı gösterişsizdi. Ne şekilli bir tabelası, ne afilli bir ismi, ne de 5 dakikada hazır dünya kahveleri vardı. Yerler pürüzsüz ve ışıl ışıl değildi, yapıldıkları malzeme yüzünden bir başına onları ışıl ışıl falan da yapamazdı zaten. Ama mutfağı öyleydi. Oradan da ayrıldım, hep kavgalar ettiğim ağabeyimle gülümseme, anlayış, ve takdir dolu bir sohbet yaptık. Başlarken, bu günküler kadar sevmediğime karar verdiğim 80’ler birası elimdeyken “iyi de, benim hiç ağabeyim olmadı ki” diyecek oldum, ama kendimi tuttum. Kendi kendimi “nereden biliyorsun?” diye yanıtladım. Carl Sagan ile oturduk bir ara, kozmostan konuştuk. Bilimsel yöntemi savunur, ama sezginin öneminden de dem vururdu. “Biliyor musun, yıllar sonra da anlamayacaklar” deyiverdim. “Ne bir taraftakiler, ne de öteki”. Yüzü düştü. Yine tat kaçırıvermiştim işte, belki de gereksiz bir doğruyla yine. “Ama” dedim, “yine de o zamanlarda bile aydınlatacaksın iblislerin istila ettiği dünyayı”. Bu kez bana deliymişim gibi baktı, gülümsedim, el sıkıştık. Başka yerlere gittim, başka kişilerle konuştum, görüştüm, seviştim. Söz verilen yerde, söz verilen saatte buluştum insanlarla. Beklediğim kişinin ne nerede olduğunu, ne gelip gelmeyeceğini, ne de bulaşacağım yere nasıl gideceğimi bilmeden. “Yapılan planların daha bir ağırlığı vardı” dedim kendi kendime. “Uyulmamasının da”. Bir yakınımı aradım, hiçliğin ortasındaki jetonlu bir telefon klübesinden. Kısa konuştum, kısa konuşulurdur jetonla. “Çok tuhaf” diye bitirdim, “hiç konuşmamıştım seninle, sen benimle aynı yaştayken”. Soru işaretleriyle baş başa bırakıp iyi günler diledim ve kapattım. Biraz daha gerilerde, doğumumu ziyarete gittim. Hediye vermedim, her nedense doğru olmaz diye düşündüm. Güldüm buna, her halde hala kendimi sevindirmeyi öğrenemedim dedim. Babam hayranlıkla bakıyordu kucağındaki bana, karşısındaki yabancı ben ise ondan ancak altı yaş küçüktüm. “Asla yıldızınız barışmayacak, ne yazık” dedim, “barışmasına ne zaman ne mekan yetecek”. Bir bardak çay içtim, anneme gülmsedim ve çıktım, benden küçüktü. Çocukluğumun spor ayakkabılarından, eşortmanlarından giydim. Saç sakalımıysa olduğu gibi bıraktım, değiştirmedim. Alışveriş yaptığım mağazada bana durmadan en moda ve en pahalı ürünlerinden önerip duran bolca girişken, belki biraz da bıktırıcı tezgahtarın omzuna elimi koydum, gülümseyerek “80’lerin pek çok şeyi güzel, modası onlardan biri değil” dedim. Deli olduğumu düşündü, neyse ki öyleyim diye düşündüm. Gidip Larry Bird ya da Magic Johnson ile de sohbet edebilirdim, ama nedense NBA maçlarını bulanık renkleriyle TV’den “canlı” izlemekte ayrı bir tat buldum. Yanımda oturup benimle birlikte izleyen altı yaşındaki kendime gülümseyerek, samimi bir mutluluk içinde “görüntü berbat” dedim. Anlamadı bunun neden beni mutlu ettiğini. Mükemmel olmayan bir şeye birinin neden mutlu olabileceğini anlamasına daha çok vardı, ama yine de dostluğumdan mutlu gibiydi. Doğduğum ev büyük ölçüde hatırladığım gibiydi, ama yine de küçükken gördüğümüz her yer ve her şey gibi, şimdi hatırladığımdan daha basit, daha küçük geldi pek çok şey. “Geldiğim zamanın her şey, yaşadığım olaylar da, dışarıdan bakınca öyle olsa gerek” dedim. Orada da daha da fazla kalmaya gerek görmedim artık. Rastgele bir otobüse bindim, yıllar sonra yaşayacağım rastgele bir şehre giden. Paraya kıydım, Sony Walkman aldım, yeni çıkmış bir albümün doldurma kaseti vardı içinde. Böylece metal dinlemeye başlamadan yedi-sekiz yıl önce metal dinlemeye başlamış mıydım? O zamanların gitar tonları ve sololarının, gözünüzü kapattığınzda genelde yaptığı gibi kendimi uçar hissederken sarsıldım, 90’ların ortalarında uyandım. O otobüs meğer o viarjı alamamış. Üzüldüm yolculara. Çok olurdu eskiden öyle dedim yanımda teybin sesini sonuna kadar açmış başka bir grubun başka bir solosunu birlikte dinlediğimiz on dört yaşındaki bana. “Hala oluyor” dedi. “Doğrudur” dedim, “ama hep negatif doğruları fark edersin değil mi?” dedim. “Kötüye hazırlıklı olmak iyidir bence” dedi gururla, gülümseyerek. “Bunun doğruacağı sonuçlara hazır değilsin, asla olmayacaksın” dedim, gülümsemedim. Sonra bir baktım, ergen kendimle basketbol oynadıktan sonra yanımda kanlı canlı, kocaman kendim belirivermişim yine. “Hala işin içinde kılıçlar yok” dedi, “top bile oynuyorsun o derece bir barışıklık” dedi. “He ya” dedim, “savaş savaş nereye kadar ki, dinlenmeye çıkmadık mı hem buralara” dedim. Soğuk bir Tuborg Gold uzattı, kendininkini de açtı. Oralarda denizin üstünden batan güneşin ufuğu ve desen desen bulutları ateş ve portakal renklerine boyadığı akşamı, boş sahildeki artık çoktan gitmiş olan kayaların üzerinde oturup izledik birlikte. Tek kelime etmeden. Tek kelime etmeye gerek yoktu. Saatler ve nice biralar sonra, güneşten sonra yaktığımız ateş de kendi ufuğunun altına girmeye yakınken “asla içinde olmadığım ve ama çılgın bir iştahla öğrendiğim zamanları da mı bir ziyaret etsek” dedim. Başını salladı, kalan sonuncu şişesinin kalan sonuncu yudumunu kafasına dikmeden önce şişeyi fikri selamlarcasına yukarı kaldırdı, kendimle kadeh tokuşturacak değildim henüz ama, en azından hareketini tekrarlamayacak kadar kaba da olmanın anlamı yoktu bana karşı. Şişeler aynı anda aşağı indi, dudakları buldu, ve kafalara dikildi. Çok hafif bir kontrol kaybı, bir baş dönmesi, boş şişe aşağı iniyor, ve gözümü açtığımda çok başka bir marka, çok başka tasarım ve tarzda bir başkası beliriveriyor elimde. Eşyalara bakıyorum, tarzlarını ve mevcut olan teknolojileri gözden geçiriyorum. Üstlerindeki yazılara, hangi dilde olduklarına. Dışarıdaki seslere, etraftaki kokuya, hepsine bir bir dikkat ediyorum. Masada karşımda, kendi boş şişesiyle oturan bana baktım. Ağır bir ifade vardı yüzlerimizde. “Almanya” dedi. “1940’lar” dedim. Başını sallayarak onayladı. Ben sağıma, o soluna çevirdik kafamızı, yanı başımızdaki pencereden dışarıya baktık. “Hatta anlaşılan 1945” dedim. Aşağıda içine benzin doldurulmuş sığ bir çukurda kömürleşmekle meşgul iki beden vardı. Bir erkek, ve bir de kadın. “Asla olmadığın bir zaman ya olmadıysa hiç?” dedi. “O olmamışımdır… değilimdir” dedim. Sesimde çok bir güven ve inanç yoktu. Biraz titreme, biraz şaşkınlık vardı onların yerine. Anılar, hisler, düşünceler hücum ettiler. Hepsi gerçek, hepsi saçma. “Çok emindin haklılığından” dedi. “Yanlış yapıldığından, haksızlığa uğradığından” dedim. “Kat be katını yaptın”. “Doğru bildiğim yolda, düzelteceğim sanrısıyla” diye zorla çıktı ağzımdan. İki dakika sessizlik içinde kaldık. Uzaktan topların, tüfeklerin sesleri, Almanca ve Rusça bağırışmalar gelirken, iç bayıcı koku gittikçe dayanılmaz hale gelirken “bok ettik” dedim. Omuz silkti “boş ver, ilk de değil son da, tek bok eden de sen değilsin, olmayacaksın da” dedi. “Öyle mi dersin? Hele de en büyük bok edenlerden birinin zamanında ben olduğumu öğrendikten sonra..” “Öyle” dedi. “ki öyle olmasa bile olan oldu ve geçti. Üstüne zaman geçti, ektiğin kimi dikenler soldu, kimi çiçekler, ağaçlar ve hayatlar bu yıkıntıların üzerinde, onların sebebiyle açtı, yaşadı, yaşattı” dedi. “Buraları geziyoruz, gezginiz. Bir şey değiştiremezsin. Değiştirsen bile, değiştirdiğini sandığın şeyler yine bir yerde olmuş kalacak. Bir başka yerde belki yine ödülleri veriliyor ya da intikamları alınıyor olacak. Hatta, belki de en korkuncu, belki ikisi de olmuyordur, belki de ne hiç bir şeyin sebebi, ne de sonucu vardır” dedi. “Tüm bunlardan sonra… öyle midir bilemiyorum” dedim. Omuz silkti, “ben de bilemiyorum” dedi. “Kaçmaya gelmiştik” dedim, “burası da kaçılacak bir yer, belki bir başka sefer, belki öğrenmeye”. “Evet, tatsız biraz değil mi…” dedi. Gözlerimiz meşum ateşin umarsızca dans eden rahatsız ışığından ayrılmadan öyle dururken dışarıda bağrışmalar yükseldi. “Yanlış geliyor sesleri” diye düşündüm, “ya fazla gençler, ya da fazla yaşlı”. Sonra farkettim, “çünkü zaten öyleler”. Sokakta bir yerlerden “FEINDLICHES PANZEEER” diye bağrıldığını ayırt eder gibi oluyorum. Bir patlama, ve bir anın yarısı içinde daha gürültülü bir ikincisi takip ediyor bu bağrışı. Pencere un ufak olup üzerimize gelen binlerce jilete dönüyor. Dışarıdan gelen parça parça, sivri sivri metal, beton, ve taş parçaları da onlara katılıp ziyaretimize gelirken, milim milim, santim santim, bize açlarmışçasına, etimizi kesmeye, tenimizi delip geçmeye, deşmeye hevesli uçuşuyorlar oraya, buraya, ve her yere. Gözlerimiz hala kıpırdamadan ateşin üzerinde, yakıcı acılar nokta nokta, öbek öbek yer yerimizi iğneliyor, dağlıyor, kesiyorken hem kopkoyu, sert, eylemsiz birer kaya, hem bir arada tutamadığımız, hakim olamadığımız bir sıvı kitlesi gibi hissediyoruz. Her şey ağır bir lekeymişçe akıp, üzerine yapıştığı bir şeyin yüzeyinden kayarcasına kayboluyor, karışıp birbirine geçiyorken, gerçek kalan tek bir şey var. Tek bir nokta, adeta her şeyin merkezinde, bindiğimiz bir geminin gerçeğe tutunmak için attığı çapa gibi bağlayıcı, fırtınanın ortasında görünen bir fener gibi parlak, canlı, ve sabit kalan ateşi ifade ediyordu. Gittikçe o da bulanıklaştı. Yalnızca büyüyen, büyüdükçe her şeyi kaplayan rengi, parlaklığı kaldı, her şeyimiz solarken, ateşin parlaklığı, tonu algımızdaki tek imgeydi.
Varlığım yeniden insan tanımına uyacak kadar doğru katılık ve doğru sıvılıkta hissetmeye başlarken, gözüm yeniden açılırken, yine yavaşça o tanıdık imge şekillendi gözüm ve zihnimin tuvalinde. Yine turuncu ve parlak, yine yakıcı ateş. “Olmadı mı? Çıkamıyor muyum döngüden? Kaldım mı bok etmenin sonuçlarını izlediğim o korkunç sahnede” derken, bulanıklık git gide azalıyordu. Önce ateşin kendisi, sonra sahne gittikçe netleşti ve canlandı. Bu ateş farklıydı, kötü kokular yaymıyordu bir kere, ve yaydığı sıcaklık mutluluk vericiydi, tıpkı ortamın kendisi gibi. Oturduğum kırları çok hafifçe aydınlatabiliyor ateş gece gece. Hava ılık, ama yine de alevlerden gelen ılıklığın da çekiciliği bir ayrı. Karşımda, dairenin öbür tarafında yine öbür ben. “Haydi bir iki, üç beş anladım da… niye her zamanda sen de geliyorsun yanımda, niye hep iki taneyim böyle ya?” diyorum, hiç ses etmeden. Konuşmadan da iletişim kuracak kadar yakın olayım bari artık kendime değil mi diye düşünürken gülümsüyor. Ağzını açmadan “Ne bileyim ki? Demek konuşacak, yapacak, alıp vereceğimiz var” diyor. Onaylıyorum. Onun yanında ince, buğday tenli ve kumral saçlı bir kız var, açık renkli gözleri, yeşil ve beyaz çizgili tulumuyla. Tam olarak en sevdiğim tip değil, ama yine de tam olarak güzel. “Tuhaf olurdu” diye düşünüyorum tek bir an, “sadece beğeni sınırının güzel olduğunu kabul etmek, başka güzellikleri kabul etmemek, zaten sınırlı zamanında kendini onları takdir etme yetisinden mahrum bırakmak.” O anda dank ediyor ki ben de yalnız değilim, tenime dokunan bir ten, kollarımın dolandığı ve kollarını benimkine dolamış bir bedenin sıcaklığı var. Soluma dönüp bakıyorum, a a! Aynı kız. “Siz de mi zaman zaman geziyorsunuz?” diyorum şaşkınlıkla, “yoksa sadece ikiz misiniz?” Gülüp dudaklarımın arasında duran derme çatma sarılmış sigarayı çekip alıyor ve kendi dudakları arasına yerleştiriyor. “Sen fazla içtin yeter” diyerek. Tanımıyorum onu belki ama yine de gerçek bu sıcaklık, gerçek bu his, gerçek bu sevgi. “İnsanlar bu kadar çabucak, kolayca ve gerçek olarak sevebiliyor birbirini, şartlar koşmadan, sorumluluklara bağlamadan” diyorum buğulu buğulu. “Çok geç öğrendik ama” diyor bana, gayet ciddi. “Ve hala savaş var dünyada”. 1970’lerde olduğumu anlıyorum ama ülkemde değil. O zaman yarı refleks olarak “şu an ülkemde insanlar sokaklar, okullar, evler ve kahvelerde birbirlerini öldürüyor” kelimeleri çıkıyor. Daha sıkı sarılıyor bana. Daha sıkı sarılıyorum ona, belki de birbirimize değil de, ihtiyacım, ihtiyacımız olan sevgiye. Birlikte nefes alınan bedenlere, sıcaklığa, ruha, paylaşılan anlayış ve hislere ihtiyacımız var. Baktığımızda güzelliği gördüğümüz bir yüze, baktığımızda bize, içimize bakan bir yüze. Bakarken belki “anlıyorum”, belki “beğeniyorum” diyen bir yüz, belki de hiç bir şey demeyip sadece bakan bir yüz. “Bir zaman gelecek, yine unutacak insan kolay sevmeyi. İletişimin, yeni insanlara ulaşmanın yolu birden bine çıkacak. Herkes herkese istediği an ulaşabilecek, nerede olursa olsun. Ama buna rağmen insanlar artık anlamayacaklar birbirini. En yakınlar, en iyi anlaşanlar bile aslında birbirlerini eksik, yanlış, hatta bazen hiç anlayacaklar. Arayan bulamayacak, bulan mutlu olmayacak. Hiç olmadığı kadar yalnız kalan insan, hep olduğu kadar da vahşi olacak, ama bu kez o açlığını ve hırçınlığını ehlileştirecek, enerjisini güzele yönelten ilhamı verecek sevgiye ulaşamayacak” dedim, gözlerim ateşe dikilmiş, sanki ötesini görmeye çalışırmışçasına. “Yazmalısın bunları bence!” dedi samimiyetle “hem bilim kurgu, distopya çok havalı konular şu sıralar, başarılı bir yazar olabilirsin!” dedi. Gürültüyle güldüm, “dünyanın belki de en neşeli dönemlerinden biri şu an, neden böyle şeyler söyleyip bulandırayım ki?” O gülmedi, gözlerimin içine bakarak “çünkü bu da değerli, insanları neler olabileceğine dair uyandırmak, ellerindeki mutluluğu koruyabilmeleri için önlerindeki tehlikeli ihtimalleri dile getirmek, bu bir misyon hatta belki de, sadece çekici ve olumlu satıyor olsan sahtekâr olurdun bence!”. “Doğru, ama bazı insanlar misyon üstlenmek için fazla yorgun hissediyor olabilirler, olmasınlar mı?” diye soruyorum, sadece gülümseyerek anlıyor beni, nefeslerimiz karışırken ortamda bir yerlerden gelen müzik haricinde dış dünyaya kapanıyor duyularımız. Şu an, mekan, beşer, ve onun tüm yapay kurumları olmasalar da olur, hatta bize sorarsanız yoklar. Şu an, sadece şu an var, ve, belki de biz varız, ondan da emin değilim… belki o da değil? Yüzlerimiz biraz uzaklaşırken birbirlerinden, gözlerimiz hala diğerinin gözlerine kilitli bakıyor. Sigarayı yeniden dudaklarım arasına alıp derin bir fırt çekiyorum, önce açık gözlerim, hala onun gözlerinde, sonra da gözlerim kapalı, sanki duyularımı kapattıkça bilincimi açıyormuşum gibi. Karşıdan telepatik gıcık “haha, onu çektikçe kapatıyor musun açıyor musun acaba o bilinci” diyor. “Olum kapa çeneni, 2020lere gönderirim seni gerisin gerşi görürsün açığı kapalıyı” diye cevaplayınca sırıtıyor, kıkırdıyor pis pis. “Biraz yürüyelim mi?” dedi bana. İçimden geçen “lütfen biraz yürüyelim”, “tabii ki yürüyelim”, “hep yürüyelim, sürekli yürüyelim, ikimiz yürüyelim” demekti. “Tabii” dedim sadece. Karşıdaki ben yine pis pis sırıttı. Kafamın içinde çınladı gülmesi “takıl takıl, cool takıl, öyleymiş gibi yap” dedi ben bana. Pis pis gülüşüne pis pis bakarak yanıt verdim, “biz yürüyoruz, sen gelmiyorsun, pis herif…” dedim. Olduğum gibi olmanın da, göründüğüm gibi görünmenin de sınırları olmasına alışmıştım bir kere onlarca yıl boyunca. O kadar da gezdim bulamadım nerede olduğunu bunun, düzeltivereydim ya gelmişken… neyse, onu da düzeltsem şu öbür ben iyice ukala bir tip oluverirdi her halde, iyi böyle… müziğin yüksekliği gittikçe erise de, hala duyabiliriz tınısını ağaçların içlerine girdikçe. Kafa kafaya, sessizce, sessiz bir kabulleniş ve paylaşı içinde. “Burada kalacak mısın?” diye soruyor. “Ah bir bilsen, ah bir bilsem” demiyorum. “Kalamayacağım” diyebiliyorum. “Söylerken sesin de kelimenin kendisi kadar kararsızdı biliyor musun?” diye soruyorum. “Ah bir bilsen ne kadar, nasıl bildiğimi” demiyorum, sadece gözüne bakıp gülümseyebiliyorum. Bir şekilde, bu eylem söylemek istediklerimi bir araya getiremediğim sözlerden daha iyi söyleyiveriyor. “Ah, evet” diye düşünüyorum, “yüzlerin, gözlerin, hala sözlerin söylemediklerini anlatabildikleri, insanların anlayabildikleri bir yerlerdeyim”. Ağaçların bitip kıyısının başladığı bir gölün yakınında ediyoruz sabahı. Sözleri, hisleri, bedenler, ateş ve elektiği pay ediyoruz aramızda, beş altı saat içinde yıllara sığacak kadar neredeyse. Sabahsa üstüne bir hüzün çökmeye başladı, “gideceksin” diye. Beni tutmak için de değildi, samimiydi sadece. “İyi tarafından bak” dedim, “ben gideceğim, ama sen kalacaksın”. Anlamadı, kızdı, bu kez düşmanca baktı. Sigarayı yaktım, ciğerlerimin üretebileceği vakum seviyesi nereye kadar çıkıyorsa, o kadar çektim içime, beynimin içindeki evren, tüm boyutlarda dönmeye başlamışken göle atlayıverdim. Soğuk su sadece çok kısa bir an irkiltmeye niyetlendiyse de, zihnim bu uyaranı kabul etmeyi reddetti. Daha çok akışkan suyun tenimi hafifçe okşarca geçişiyle beni kapsaması, serin, dingin bir transa götürmesiydi hissettiğim. Dalışımın ivmesi biterken de zorlamadım kendimi, yüzeye çıkmaya çalışmadım, asılı kalmak istedim üç boyutlu, serin, saran, kapsayıcı suda. Kaldım, kaldım, bir süre sonra göğsümde bir şeylerin şikayet etmeye başladıklarını hisseder gibi oldum ama, susturdum,”bu tecrübeyi nereden bulayım bir daha ha!” diye bağırdım içimden içime, ve az daha kaldım. Sonra kafamın bir başka kısmı “o şikayet ciğerlerinden geliyor, salaklaşma, çık yukarı” dedi. İnatlaşacak oldum ama, artık ciğerlerim olduğunu bildiğim şeyin inadı daha baskındı. Bedenim bir yerlerden deşip aradı ve kıpırdanacak güç buldu, kendini yukarılara fırlattı. Çevreme damlacıklar saçarken, öyle bir içime çektim ki havayı, az daha zorlasam, bulutları, güneşi, ve ağaçları da yutuverecektim. Ama yutamadım, gerçeklik daha hala inatla gerçekti, fizik kanunları, şaşmaz bir katılıkla çalışmaya devam ediyordu. O zamandan bu zamana bir şekilde atlayıveriyorduysa da bedenim, evreni içine çekecek kudrette bir elektrikli süpürge muadili olamıyordu. “Ah be, hala sınırlar, hala istediğim anda istediğim şey olamıyorum bunca maceraya rağmen” dedim, derken de gülüyordum bu saçma fikre. Tenimde, yanan burnumda, ağzımda farklı bir hissiyat bırakıyordu bu su. Tuzlu ve azgındı. “Okyanus kenarı” diyerek üzerinde kahverengi bir kumaş yığını gördüğüm kıyıdaki kayaya doğru seyirttim. Cübbe? Cübbe… giyiverdim. Çıplak gezecek halim yoktu ya. Çevre yine ormanlık, doğanın bağrında bir alan ama, her şey daha farklı, daha bakir. Çevrede başkaları yok. Giyinirken iç çamaşırlara dehşetle karışık bir hayretle bakıyorum, ve cübbenin de bir keşiş cübbesi olduğunu anlıyorum. Görüyorum ki karşıda çoktan giyinivermiş ben bekliyor beni. “Orta Çağ sanki?” diyorum, “hatta onun da baya baya başları” derken, tepe yukarı seyirtiyor. Yukarıda bir manastır görüyorum. Peşi sıra izliyorum onu binaya doğru. “İnanmayız ki biz böyle?” diyorum, “olsun, turist umduğunu değil bulduğunu gezer” diyor. Dingin ve çalışkan insanlarla dolu bu yer. Kimiyle şaşırtıcı derecede derin sohbetlere dalıyoruz. Nasılsa, şaşırsam da ziyadesiyle, günlerin iş ve tevazuyla geçtiği bu yere, aslında inanmasak da alışıyoruz. Alışırken dikkatimizden kaçan bir şeyi bir sabah farkediyorum. Taş odamızda koforsuz yataklarımızdan kalkarken “buranın adını bilmiyoruz hala” dedim. İkizim olduğunu düşündükleri diğerim yüzü düşük, ağır bir sesle cevapladı beni. “Ben sordum dün” dedi. Beş saniye sessizlik oldu, 5 saat kadar gerildim. “Neresiymiş ki?” dedim. “Lindisfarne” dedi. “Ah…” dedim. Durulduk. “Neyse, kalkmak lazım” dedim. “Evet” dedi. Aşağı indik, kuyulardan sular çektik. Ormanlardan odunlar getirdik, o odunları yardık. Saatler alışılageldik şekilde hızla ve hareketli geçiyordu manastırda. Sormuyorlardı buradaki insanlar “neden daha fazlası yok”, “neden daha az çalışmıyoruz”, “neden başka yerleri görmüyoruz” diye. Ellerindeki kadarına şükretmek ve ona hizmet etmekti düsturları. Bizde, bir yandan birazına dahildik bunların, evet, ama özellikle bu gün, bir garip gerilim de vardı üstümüzde. Çok geçmeden, çok saçma bir şey oldu. Adlandıramadan korktuğumuz oldu, ve biz… rahatladık. “Ne saçma bazen zihnin yolları” dedim. “Artık gergin değilim, tetikteyim, hatta belki korku içinde, ama gergin değil”. “Korkunun ve dehşetin beklentisi kendisinden daha kötü olabiliyor değil mi” dedi. “Ve alıkoyabiliyor verdiği kaçınma güdüsü korkunun sonucundan, yaralanmaktan, çatışmaktan, öğrenmekten, ve yaşamaktan” diyorum ilk oklar vızıldayarak inerken. Bir borazan çınlıyor, kuzeylilerin naralarını duyuyorum. Vikingler iri kalkanları, enli kılıçları, keskin baltaları ve uzun yaylarıyla manastırı yağmalamaya başlarken, keşişler kaçışıyor, dua ediyor, dua ederken uzuvlarından oluyorlar. Kimileri savunmaya çalışıyorlar ama boşa bir çaba. Ne yaptıklarını biliyorlar, işleri, meslekleri bu kılıçlar, bu yağma, bu zorbalık. Ailelerine böyle bakıyorlar. Böyle kabul etmiyorlar Hristiyan Avrupa’nın kabul ettirmeye çalıştığı boyun eğme üzerine kurulu yaşantıyı. Böyle kurutuyorlar nice hayatı, kurtarırken kendi ailelerininkini.
Gözüm ilerilerde birine takılıyor bu vikinglerin. Göğsüne kadar inen karalı kızıllı bir sakal, gözlerinin altına inen miğferin altına bile amansız bir enerji, kendi bildiği yönüne doğru akan önü alınamaz bir ivmenin izlerini okuyabiliyorum. Aman dileyen ölüm buluyor elinde. Kalkanının kenarı eklemleri birbirinden ayırıyor. Kılıcıysa uzuvları. Gövdesini boydan boya geçen çelik çıktıktan sonra bile hala aman dileyen gözlere bakarken, ayağıyla yıkıveriyor onları. Coşku içinde. Kendim ve ben bir birimizle bakışıyoruz, kendi yüzümüzde dehşeti görüyoruz. Dönüp kaçıyor kendim. Hiç görmediğim bir korkuyla, çözmek, mücadele etmek, çarpışmak ihtimallerini seçeneklere dahil bile etmek istemiyor. Yalnızca kaçıyor. Bende bakakalıyorum. “Eh… belki de bu günlerdeki ataletim de bunun diyeti, adaleti” diyorum. “Baksana, ne hareketli, ne coşkun bir adammışız… bundan mı dersin, onca barışçıllığımıza rağmen kılıca merakımız, yatkınlığımız?” Cevap vermeyecek kadar meşgul kaçmakla. Gözünün içine bakıyorum ben olduğumu bildiğim vikingin. Art arda yıkarken keşişleri, köylüleri, hizmetlileri, adım adım, metre metre bana yaklaşmasını görüyorum. Zaman zaman göz göze de geliyoruz. Amansız, kararlı ifadesi saniyelerin onda, yüzde birinde sarsılır gibi oluyorsa da, hemen geliyor geri. Kendine saldıran bir keşişin kullandığı tırmığın dişlerinin arasına sıkıştırıyor kalkanın kenarını, ve bir kukla gibi oynatıyor adamı. Keşişin artık kontrol edemediği tırmığın ucunu uzaklaştırdıktan sonra boylu boyunca göğsünü yaran bir darbeyle savuruyor kılıcını, cüppe, et, kemik, ciğer kesiliyor, ayrılıyor bütün olan bedenin parçaları bir birinden. Yalnızca o an farkediyorum, “sıra bende, arada başka kimse kalmadı, sıra bende”. Gözümü ayırmıyorum, biraz sinirlenmiş gibi böyle kıpırdamadan, ta gözlerinin içine bakmamda. Küçümsercesine geliyor yanıma. Keskin metalin dağlayan bir acıyla içimden geçişini hissederken bile şaşkın, gergin, endişeli gözlerim gözlerinde. Geri çekerken kılıcını, ilk kez korkuyu görüyorum onun da gözlerinde. Anlamıyor. Anlamıyor ama korkuyor da. Neden şüphe ettiğini anlamıyor. Kurbanlarının gözünde görmeye alıştığı, karşısında hissizleştiği acıyı görmekten neden şimdi bu kadar çekindiğini bilemiyor. Dizlerimin üstüne düşerken beni tekmelemek yerine iki adım geriye çekiliyor. Burnuna kadar inen miğferinin altından bile, yarıya kadar açık ağzındaki sessiz çığlıkla birlikte yerleşen şüphe görünüyor. Şu ana kadar yaklaşan her keşişi avlayan atikliğinin aksine, kaçışan keşişler yanından bir bir geçip giderken bana bakmaya devam ediyor, bense gittikçe daha azını görüyor, daha azını anlıyorum. Dizlerimin üstünde duracak kadar takat bile beni terkettiğinden yüzüm yere çarptığında, kalan ince görüş çizgimde iki yana sarkmış kolların emaneten tuttuğu geniş yuvarlak kalkanı, ve enli, şu ana kadar hayli atik olan kılıcı görüyorum son olarak. Gözlerim kapanıyor, ve sanki yerin altına doğru yeniden düşüşe geçiyorum.
Ve yine açıldı gözlerim. Örtülü üzerim, ama endişeye gerek yok, bu sadece yatak örtüm, yatağımın örtüsü. Ben buradayım, kendimse yok artık. Elimi gayri ihtiyari karnıma götürüyorum, beklediğim gibi yapışkan bir ıslaklık yok, bir yara bile yok, ama yine de bir ağrı var hala orada, kılıcın geçtiği yerlerde. Elimi uzatıp perdeyi açıyorum. Dışarıda yeni bir gün var. Yeni bulutlar, tanıdık, yeni binaların üzerinde salınıyor. Yer yüzü krallığının kat be kat üstüden bize gülüyorlar diye mırıldanıyorum gözlerimi ovuştururken. Gezdim bitti diye geçiyor içimden. Kürkçü dükkanına, şu ana döndüm anlaşılan. Gerçi, zaten hep olduğum yer değil miydi burası, yani şu an. Kalkıp yüzümü yıkamaya doğru giderken “şu an dışında hiç varolmadın” diye bildiriyorum kendime. Şu an, geçmişin fırsatları yok. Şu an geçmişin umutları, geçip gitmiş keyifleri yok. Şu an, o anların belaları, felaketleri, yükleri, imkansızlıkları da yok. Serin suların yüzümden damla damla süzülürken aynayadaki yansımama bildiriyorum “o zamanlar güzeldi, ama şimdi de öyle”. Bana “o zamanlarda sıkıntılıydı, şimdi de” demesine gerek yok kimsenin, onu da biliyorum. Zaten diyemez de, kendiyle yüzleşince en son kaçıp gitti ya ben… Üzerimi giyindim, bir kitap, bir de hafif laptop aldım, çıktım. Erkenden çıktığım günün de beni nerelere götüreceğini merak ederek, kendimi dakikalar ve saatlerin akıntısına bıraktım. Nihayetinde daha bir sürü yapacak şeyler, anlar, aylar ve yıllar sonraki bir başka bana bırakacak iyisi ve kötüsüyle anılar, tecrübeler var.
