Aşağıdaki yazı yakında (?) yayımlanacak kitabımdan (Buhar ve Çelik: 20. Yüzyıl’da Deniz Savaşçıları) bir bölüm. Eğer konuyla ilgiliyseniz ve daha fazlasını baş ucunuzda görmek, çantanızda taşımak isterseniz bu alanı takipte kalın.
USS Indianapolis, Charles Butler McVay III ve Mochitsura Hashimoto
İkinci Dünya Savaşı muhtemelen insanlık olarak başımıza getirdiğimiz en büyük trajediler dizisi. Savaşan hasımlar arasındaki çarpışma hikayeleri de, siviller ya da esirler üzerinde gerçekleşen zulüm hikayeleri de sayısız. Yine de, bu sayısız hikaye arasından bile öne çıkan bir kaçı var. Bahsedeceğimiz de bunlardan biri; Japon İmparatorluk Donanması’nın, hasmı Birleşik Devletler Donanması üzerinde kazanabildiği son başarının hikayesi. Bu hikaye, USS Indianapolis, kaptanı Charles Butler McVay III, onu batıran I-58 ve onun kaptanı Mochitsura Hashimoto’nun hikayesi.
Neredeyse Savaşın Sonu…
30 Temmuz 1945. 6 yıl süren savaşın artık yüzüp yüzüp kuyruğuna gelinmiş. 3. Reich çoktan dizleri üzerine çöktürüllüp kellesi alınmış, Avrupa cephesi sonuçlanalı aylar olmuş. Artık, savaş neredeyse bitti. Neredeyse, ama henüz tam olarak değil.
Komutan Mochitsura Hashimoto Japon İmparatorluk Denizaltısı I-58‘in komutasında. I-58 Tip B Mod 2 sınıfı bir denizaltı. Görüş mesafesi bir iyi bir kötü, deniz biraz sertçe. Fakat bulutlar bir süreliğine yerlerini parlak bir aya bırakıyor, ve bu da Hashimoto ve I-58 için yeterli oluyor. Bu ay ışığı, Portland sınıfı ağır kruvazör USS Indianapolis‘i görmelerini sağlıyor. Japon mürettebat gemiyi New Mexico sınıfı bir zırhlı sandılar, ama bunun çok da önemi yok. Önemi olan şu ki, dalıp kesişen bir rota ayarladıktan yarım saat kadar sonra I-58 yelpaze gibi açılarak yayılan 6 torpidoluk bir saldırı gerçekleştirdi, ve bunların en az ikisi hedeflerini buldu. Saat gece yarısını 15 dakika geçmişti ki, USS Indianapolis kıyamet koparcasına sallandı.

Japon torpilleri savaştaki en etkililer arasındaydı. Torpiller geminin mermi ve barut depolarını tutuşturdu, devasa uzunlukta sudan sütunların hemen ardından en az o kadar uzun alevden sütunlar da gök yüzüne yükseldiler. Gemi kısa sürede muazzam miktarda su aldı. I-58 saldırısından önce başarıyla 1.5 km kadar mesafeye sokulmuştu, bu mesafeden hele de 6 torpil ile ıskalama olasılığı oldukça düşüktü.

Savaşın sonlarına doğru Amerikan Donanması’na ait gemiler tıka basa gelişmiş atış kontrol sistemleri, sensörler ve uçak savarlarla doluydu. Elbette, bunlar gemilerin ilk tasarımında yer almadıklarından savaş ilerledikçe neredeyse üst üste yığılmak zorunda kalmışlardı. Bu da gemilerin çoğunun dengesini olumsuz etkiledi. Özellikle de USS Indianapolis gibi nispeten eskice olan gemilere daha fazla yeni ekipman bindirmek gerekmişti. Bu yüzden, biraz yana yatmaya başladığında alabora olup batması çok da vakit almadı.
Kaderin bir cilvesi deyiminin uyduğu durumlardan biri Indianapolis’inkisi… Son görevi bir anlamda savaşın nihayet bulmasını sağlayacak nitelikteydi. Gemi tam olarak da bunu yaptı, fakat hemen sonra kendi niheyetini de buldu.
Tüm Savaşları Bitirecek Silah
Bu noktada durup takvimi biraz geri alıyoruz. Zira, Indianapolis’in son görevi oldukça kaydadeğer bir görevdi: yalnızca dört gün önce, yakında Hiroshima’ya atılacak olan atom bombasının önemli parçalarını, bombanın monte edilip uçağa yükleneceği Tinian adasına taşımıştı. 16 Temmuz’da San Franscisco’dan demir aldığında, çılgın bir hızla Pearl Harbor’a yöneldi, ve 74.5 saatte tüm mesafeyi katetti. 29 knot’luk ortalama hızla, bu gün hala rekor bu yolculuğun. Pearl Harbor’dan Tinian’a yolculuğuna her hangi refakatçi olmadan devam etti ve önemli yükünü buraya ulaştırdı.
Indianapolis ve I-58’in kaderlerinin kesiştiği gece, gemi Tinian’dan dönüşteydi. Eğer bu karşılaşma bir kaç gün önce gerçekleşmiş olsa, belki de I-58, 140000’den fazla insanın yaşamını bir anda sonlandıran nükleer saldırıyı engelleyebilir, daha doğrusu en azından geciktirebilirdi. Silahın radyoaktif yapısından ötürü, pek çoğu daha izleyen aylar ve yıllarda başta kanser olmak üzere çeşitli sağlık sorunlarına yenik düşecekti.
I-58’in diğer saldırıları pek o kadar başarılı olamadı. İki tanker ve bir muhrip’i “muhtemelen batırıldı” olarak bildirdilerse de, aslında bu saldırılar başarısızdı. Fakat muhrip daha sonra başka bir Japon denizaltısı tarafından batırıldı. Indianapolis, I-58’in tek kurbanı olacaktı, aynı zamanda Japon Donanması’nın Birleşik Devletler Donanması üzerinde kazandığı son başarı.
7 Ağustos’ta I-58 Hiroşima’nın bombalanışından haberdar oldu. 15 Ağustos’ta ise Japonya’nın teslim olmasından. Hashimoto’nun mürettebatına bunu duygusal bir konuşmayla bildirdiği söylenir. Fakat bu alacağı son duygusal haber olmayacaktı. Japonya’ya döndüğünde, tüm ailesinin Hiroşima’ya atılan atom bombası sebebiyle öldüğünü de öğrendi. İki hafta önce batırdığı geminin bu bombanın önemli parçalarını batırılmasından yalnızca günler önce teslim ettiğini bilmiyordu.
Aslında USS Indianapolis mürettebatı da bilmiyordu. Görevleri fazlasıyla gizliydi. Hazırlanıp sefere çıkma emri aniden geldi, mürettebatın izinleri iptal edilmişken iki garip görünüşlü sandıkla birlikte Donanma gemisine bir grup Ordu personeli de bindi. Kaptan McVay’e bile yalnızca “savaşın bitişini hızlandıracak, hatta belki Japonya’nın işgalini gereksiz kılacak önemli bir yük” taşıdıkları söylenmişti. Manhattan Projesi oldukça gizliydi. Amerikan askeri personelinin büyük çoğunluğu atom bombasından haberdar değildi. Yüklerini teslim ettikten sonra bile USS Indianapolis’in mürettebatının gemiyi terk etmelerine bir süre izin verilmedi, hâlâ bir güvenlik riski olarak görülüyorlardı. Dışarıda Japon istihbarat ajanları olabilirdi.
Islak bir hafta başlıyor
Malum Temmuz gecesine dönersek, USS Indianapolis mürettebatı haftalardır denizdelerdi. Bir türlü gemilerini terk edip karaya ayak basmalarına izin verilmemişti. Bilmekdikleri, neredeyse bir hafta daha denizde olacakları, ama bu kez üstünde değil içinde…
Güvertenin aşağısında neredeyse her şey yanıyordu. Mühimmat, yakıt, yanabilecek her şey, ve hatta normade yanmayacak bir kaç şey daha… Mürettebat izdiham içinde yukarı ulaşmaya çalışıyordu. Güvertenin üstündeki denizciler, daha az şanslı olan aşağıdaki silah arkadaşlarına yardım edebilmek için hızla atanmış görev konumlarını aldılar. Manzara korkunçtu, atmosferi çığlıklar ve yanık et kokusu oluşturuyordu.
Gemi torpillendiğinde oluşan hasar iletişim kablolarını koparttı. Dolayısıyla gemiyi terket emri normal yoldan iletilemedi. Geminin borazancısına gemiyi terket sinyalini çalması emredildi, fakat borazancı bunu gemiyi terketmesi emredildi olarak algıladı, ve hemen tam olarak da bunu yaptı. Sonuçta, gemiyi terket emri zamanında verildiyse de, mürettebata zamanında ulaşamadı.
Alt güvertelerden gelen denizciler berbat durumdaydılar, yanıklar, kopmak üzere olan uzuvlar, çığlıklar… Yukarıda olduklarından patlama ve yangının en kötü etkilerinden kurtulan arkadaşları onlara yardıma koyuldu. Bazıları için can kurtarma yeleğini giymek bile dayanılmaz bir acı idi, çünkü ciltleri kavrulmuş, berbat bir hal almıştı. Kimileri hareket dahi edemiyordu, dolayısıyla yelek giydirildikten sonra gemiden suya atılmak zorunda kaldılar.
Geminin pruva kısmındaki denizcilerin atlamasına da atılmasına da gerek kalmayacaktı. Bir noktada, geminin ön kısmı suların altına batıverdi. Bunun ardından, gemi burun aşağı bir şekilde batmaya başladı. Kıç kısmı suyun üstüne yükseldiğinde, geminin pervaneleri hala dönmekteydiler. Bu kısımdaki denizcilerin bir kısmı dengesini çoktan kaybetmiş gemiden, hala dönmekte olan pervanelere doğru düştüler. Gemi içi iletişim koptuğundan, motor dairesi her hangi durma emri almamıştı. Koca yaralarıyla birlikte hala ilerleyen gemi, bu sayede daha da hızlı su aldı.
Her şey öyle hızlı oldu ki, bazı denizciler gemiden uzaklaşacak kadar zaman dahi bulamadılar. Gemi okyanusun dibine yol alırken oluşan emilim bu denizcileri de gemiyle birlikte aşağıya çekti. Bir kısmı yeniden yüzeye ulaşmak için herküle layık mücadeleyi kazandı, diğerleri kazanamdı.
Yine de, çok geçmeden mürettebatın hemen hemen tamamı gemiyi başarıyla terketmiş, ve Pasifik Okyanusu’nun yüzeyindelerdi. Yaklaşık 320 kişi gemiyi asla terkedemediler, ve onunla birlikte yüzeyin altında yitip gittiler. 880 kadarıysa, artık Pasifik’in insafına kalmış, yüzeyde kurtarılmayı bekleme serüvenlerine başlamışlardı. Geminin ne kadar büyük hasar gördüğü ve ne kadar hızlı battığı düşünüldüğünde, aslında gemiyi başarıyla terkedebilenlerin sayısı çok iyiydi!
Ne yaşadıklarını düşünürsek, moral oldukça iyi sayılırdı. Sabah olduğunda kurtarılacaklarını umuyorlardı. Şakalar bile yapılıyordu.
Maalesef, bu beklenti ve gerçekliğin taban tabana zıt olduğu durumlardan biri. Sabah kurtarılmak bir kenara, daha neredeyse 5 güne yakın okyanusun yüzeyine dağılmış olarak hayatta kalmaya çalışacaklar.
Güneş yanıkları, tuzlu su, dalgalar, umutsuzluk, açlık ve susuzluk üst üste binecek, hayatta kalanlar akıl ve beden sağlıklarını yavaşça yitirmeye başlayacaklar. Yavaş ama emin bir gidişatla şakalar yerini halüsinasyonlara, paranoya ve kavgalara bıraktı. Tüm bu şartlar karşısında görünürde bir kurtarma çabası, ya da bu çabanın olacağına dair bir işaret bile yoktu. Mürettebat yaşama tutunma iradelerini birer birer yitirmeye başladı.
Daha ilk andan yaralıların çığlıkları ambiyanslarını oluşturmaya başlamıştı zaten. Ölmekte olanlar, ya da dayanılmaz acının yakalarını bırakması için ölmeyi dileyenlerin çığlıkları, yarı yarıya kopuk, bir parça etin tuttuğu uzuvlar, yanmış ciltler… Fakat bu daha başlangıç, işler daha kötüye gidecek. Çok daha kötüye…
Açık okyanusun ortasındaydılar. Burası insanların değil, balıkların evi. Büyük balıkların. Çok geçmeden köpekbalıkları etraflarında daireler çizmeye başladı. Bir sürü yüzeyde çırpınnan canlı, batan gemi ve suya atlayanların çıkardığı tüm patırtı, yaralıların suya akıttığı onca kanın kokusu, tüm bunlar köpekbalıklarının keskin duyularını alarma geçirmiş, onları etraflarına toplamıştı. Önce zayıf ve yaralı olanlardan başladılar. Şanslarını tüketmiş denizciler, balıklar onları parça parça ederken kan donduran çığlıklar atıyordu.
Peki Kaptan McVay Ne Oldu?
Charles Butler McVay III gemiyi en son terkedenlerden biriydi. Gemiden can yeleği olmadan düşen McVay bir sandığa tutunarak su üstünde kaldı. Gemi batarken, can kurtarma salları ve yüzer ağlardan bir kısmı suyun yüzeyinde kalmışlardı. McVay bunlardan birine tırmandı, ve çevredeki diğerlerini de yukarı çekmeye başladı.
Gemisi batarken McVay tam 47 yaşındaydı. Öyle ki, o gün, yani 30 Temmuz, McVay’in doğum günüydü! Donanma subayları ile dolu bir aileden gelen McVay için işi daha genç yaşında belli olmuştu. McVay yakışıklı, karizmatik, enerji dolu bir insan olarak nam salmıştı. Gençliğinde pek çok ünlü güzelle çıktı. Aktris Signe Hasso, dansçı Sally Rand, manken Viviane Smith bu güzellerin bazıları.

McVay öyle görünüyor ki, hayat boyu talihin gülümsediği insanlardan biri olmuştu. Fakat artık o gülümseme, ne yazık ki ömür boyu sürecek bir somurtuşa dönüşecek.
Gemi 27 Haziran’da ikmal için Guam’da durduğunda McVay yolculuklarının devamıyla ilgili istihbarat için hemen gerekli kişilerle görüştü. Aldığı yanıt, önündeki yolda deniz, hava ve denizaltı kaynaklı saldırı ihtimalinin düşük olduğuydu. Tabii geçen bir kaç haftada bölgede 4 Japon denizaltısı görüldüğü gibi ufak tefek haberler vardı ama, böyle önemsiz ayrıntıları paylaşmaya gerek yoktu her halde… Tabii bir de Indianapolis’in kullacağı rotada daha bir kaç gün önce destroyer USS Underhill’in batırılmış olması vardı. Elbette bir denizaltı tarafından!
Gemisine refakat edecek muhripler istedi, ancak bu istek yerine getirilmedi. Ayrıca, bu kez gidiş yolundan farklı olarak, yakıt tasarrufu adına daha yavaş ilerleyecekti. Kendisine seyir sırasında zig zag yapmanın kaptanın insiyatifine kalmış olduğu söylendi.
Dönemin hemen hemen her kruvazöründe olduğu gibi, Indianapolis’te de denizaltıları ne tespit ne de tahrip edebilecek ekipman yoktu. Sonar ekipmanı olmayan geminin dolayısıyla su altı tehditlerinden haberdar olması da olanak dışıydı. Eğer muhrip refakatçileri olsaydı, onlar bunu yapabilirdi, ama yukarıda belirttiğimiz gibi, Donanma buna gerek görmedi.
Sonuç olarak gemisi görünmez tehdit tarafından batırılmış, McVay de tıpkı millerce alana yayılmış, yüzlerce mürettebatı gibi Pasifik Okyanusu’nun ortasında kurtarılmayı bekliyordu. Daha çok beklemesi gerekecekti.
Peki ya kurtarma nerede?
Gemin 31 Temmuz’da, öğlen 11’de Leyte’de olması gerekiyordu. Gerekiyordu ama olmadı, fakat liman sorumlusu bunu sorun etmedi. Savaş zamanı gemilerin planlanan zamandan saatler sonrasına, hatta bazen yarım güne kadar gecikmeleri nadir bir durum değildi ne de olsa. Indianapolis yeni emirler almış o yüzden de gecikmiş olabilirdi. Gemiyi ertesi gün bekleniyor olarak kaydetti. Problem şu ki, ondan sonraki her gün gemiyi ertesi gün bekleniyor olarak kaydetmeye devam edeceklerdi.
Sonraki planlanan durak olan Guam da, Leyte’den her hangi haber almadığı için geminin oraya varıp demirlediğini varsaydı.
Patlamaların sebep olduğu muazzam hasar nedeniyle geminin sistemlerinin çoğu kullanılamaz duruma gelmişti. Bu sebeple yalnız 3 SOS çağrısı gönderilebildi, onlar da oldukça zayıf bir sinyal gücüyle. Yıllar sonra, gizliliği kalkan belgeler sayesinde anlaşıldı ki, SOS çağrısı üç farklı istasyon tarafından duyulmuştu. Birinde komutan sarhoştu, bir diğerinde rahatsız edilmemesini emretmişti, sonuncusuysa bunun bariz şekilde bir Japon hile mesajı olduğuna kanaat getirmiş ve görmezden gelmişti.
Hashimoto Japonya’ya büyük bir Amerikan Donanması gemisini batırdığını telsiz ile bildirdiğinde, bu mesaj Amerika tarafından çözüldü. Fakat hiç bir geminin kaybedildiğine dair bir kayıt yoktu, açıkça bu da bir Japon hilesiydi, öyle kolay tuzağa düşmezlerdi!
Kısacası, Amerikan Donanması’nın USS Indianapolis’in battığı ve bin küsür denizcilerinin okyanusta dehşet verici bir ölüm kalım mücadelesi verdiğiyle ilgili en ufak bir fikri yoktu. Her hangi arama-kurtarma çabası organize edilmedi. Kimsenin kurtarılmaya ihtiyaçları olduğunu bildiği yoktu.
Islak hafta sürüyor…
Başlangıçta, denizciler onları batıran Japonlar’a öfkeliydiler. Fakat bunun yerini onları aramaya gelmeyen Donanma’ya karşı bir öfkeye bırakması uzun sürmedi.
Bu noktada, denizcilerin kendileri suyun üstüde kalmasına kalıyordu ama akıl sağlıkları dibe batmaya istekliydi artık. Birbirlerinin akli dengelerini yerinde tutmaya çalışıyorlardı. Kimileri alternatif olarak birbirlerini al aşağı etmeye çalışmayı tercih etmekteydi tabii. Zira çoktan halisünasyonlar görmeye başlamışlardı.
Başlangıçta yiyecek çok sıkıntı olmadı. Fakat içme suyu konusu başkaydı… Evet alabildiğine suyun içinde olabilirlerdi, ama okyanusun tuzlu suyu içilmezdi. Pek çoğu dayanamayarak Pasifik sularından içmeye başladılar. Tuzlu suyun tek yaptığı onları daha da susatmak oldu. Daha da içtiler. Bir kaç saat içinde de sodyum zehirlenmesinden öldüler.
Gündüz, sığınacak en ufak gölge olmadan yakıcı güneşin insafındaydılar sürekli. Ciltleri ve gözleri sürekli maruz kaldıkları tuzlu su ve gemiden akan yakıt yüzünden tahriş olup yaralanmaya başlıyordu. Gece ise, bu kez de güneşin çekilmesiyle buz gibi soğuyan su sorun olmaktaydı.
Tabii ki köpekbalıkları ve diğer çeşitli vahşi deniz yaşamı asla aman vermeyen bir sıkıntıydı. Gündüz ya da gece demeden deizcilerin etrafında daireler çiziyor, tosluyor, ısıryor, öldürüp yiyorlardı.
2 Ağustos’ta, Teğmen Wilbur Gwinn’in uçurduğu bir Lockheed PV-1 Ventura devriğe uçağı rutin bir görev icra ediyordu. Uçağa takılan yeni bir elektronik ekipman ve antenini test etmkeydiler. Bir noktada, bu antenin yön ayarı bozuldu. Gwinn düzeltilmesine yardım etmek için kokpitten ayrıldı.
Bir anlığına kuyruk savunma makineli tüfek penceresinden dışarı bakan Gwinn’in gözüne siyah bir yakıt sıızntısı takıldı. Gwinn, daha yakından bakmaya karar verdi, kokpite dönüp alçaldığında, sızıntının orasında burasında ufak tefek noktalar farketti. Biraz daha yaklaşınca bu noktaların birer kafa olduğu, ve hatta elleri kolları da olduğunu anladı! Hatta bu el ve kolları uçağına doğru sallıyorlardı!
İyi de, kimdi bunlar? Her hangi Amerikan gemisi kayıp olarak rapor edilmemişti. Petrol lekesi neredeyse 20 mil uzanıyordu. Gwinn bulgusunu telsizden rapor etti, ve konumunu bildirdi. Yanıt bunun mümkün olamayacağı idi, hiç bir gemi ya da uçak kurtarma istememişti.
Ventura suya iniş yapabilen uçak olmadığından, Gwinn’in kimseyi direkt olarak kurtarma şansı yoktu. Bu yüzden havadan onlara kurtarma salları ve acil durumlar için hazırlanan ihtiyaç malzemesi paketleri attı.
Bu sırada Palau’da bir PBY Catalina deniz uçağı hızlıca hazırlanmaktaydı ve Teğmen Adrian Marks’ın pilotluk yağtığı uçak bölgeye intikal etti. Uçuş esnasında uçak muhrip USS Cecil J. Doyle’un yakınından geçti. Gemi Deniz Binbaşısı W. Graham Claytor Jr komutasındaydı. Claytor, uçakla telsiz teması kurdu, ve Marks ona konumlarından 200 mil uzakta suda kazazedeler olduğunu söyledi. Claytor her hangi emir gelmesini beklemeden yola koyuldu.

Marks, uçaktaki mürettebat arasında bir oylama yaptı, okyanusun ortasındaki bu dalgalı sulara inecekler miydi? Mürettebattan evet oyu çıktıktan sonra tehlikeli bir iniş gerçekleştirdiler. Catalina çalkantılı bir yüzeye inmek için tasarlanmamıştı, ve elbette bu askeri düzenlemelerin zıttına bir eylemdi. Fakat bu küçük ayrıntılar Marks’ın umurunda olmadı. Uçak suyla ilk temas ettiği anda neredeyse ters dönecekti ama kontrollerle yaptığı güreşi kazanarak Catalina’yı sağ ve sağlam bir şekilde indirdi.
Denizcileri sudan uçağa doğru çekerken sordular “hangi gemidensiniz?”
Yanıt: “Indianapolis”. Marks telsizinden “USS Indianapolis’ten hayatta kalanları kurtarıyoruz” anonsunu geçince, mesajı USS Cecil J. Doyle’dan duyan Graham Claytor Jr.’ın kalbi güm güm etti. Indianapolis’in kaptanı olan McVay daha yakın zamanda kuzeniyle evlenmişti! McVay iyi miydi? Hayatta mıydı? Claytor son sürat bölgeye intikaline devam etti. Geminin su yüzeyini tarayan ışıkları ışıl ışıldı, her ne kadar savaş bölgesinde bunu yapması yasaksa da. Claytor’un umurunda değildi bu yasak şu an.
Marks’ın Catalina PBY’si motorlarını susturdu. Sudan çıkarabildikleri kadar denizciyi uçağa aldılar. Öyle ki, kimini kanatlara bağlamışlardı. Gemiden kurtulan denizcilerden Joseph Kiselica’ya göre bazıları o kadar kötü durumdaydı ki, uçak onları kurtarmaya geldiğinde bu bile umurlarında olmadı.
Elbette geminin oraya varması uçaktan saatler sonrasında mümkün olabildi. USS Cecil J. Doyle Pasifiğin yüzeyinde kalakalmış denizcilere ulaştığında artık gece olmuştu.
Kurtarılan denizciler bir deri bir kemik kalmış, her yerleri yanıklar, yara ve berelerle dolmuştu. Bazıları yukarı çekilirken derileri sıyrılıp kurtarıcılarının ellerinde kalıyordu! Kurtarıcıların pek çoğu gördükleri karşısında göz yaşlarını tutamadılar.
Denizciler 30 Temmuz’dan beri okyanusun içindeydiler. Şimdi nihayet sudan çıkabildilerinde, takvimler 4 Ağustos’u gösteriyordu…
Charles Butler McVay III ve Mochitsura Hashimoto’yu yeni tür savaşlar bekliyor
Çok gecikmeden, kaptan McVay’in askeri mahkemede yargılanması önerildi. Amiral Nimitz bu düşünceye karşıydı, bunun yerine bir kınama mektubu gönderilmesini savundu. Fakat Washington’da yükseklerde bağlantıları olan bir çok aile kellelerin yuvarlandığını görmek istiyordu. Ya McVay’in, ya da daha yüksek komutadaki kişilerin kelleleri.
McVay’in gemiyi terk et emrini zamanında verememesi ve zig zag yapmıyor oluşu suçlamalarıyla askeri mahkemeye çıkarılması uzun sürmedi.
Fakat, davayla ilgili epey ilginç bir nokta vardı… tanıklardan biri Mochitsura Hashimoto’dan başkası değildi! Bu, en hafif tabirle, birilerinin pek gücüne gidecekti.
Hashimoto tüm ailesinin atom bombası sebebiyle öldüğünü daha henüz öğrenmişti. Fakat şimdi, batırdığı geminin kaptanına karşı açılmış bir askeri mahkeme davasında tanıklık yapması isteniyordu. Bu bağlamda baktığımızda, bu istekle ilgili olarak biraz menfi olmak için her türlü nedeni vardı. Fakat bir düşman değil donanma subayı olarak muamele göreceğine dair güvence verilmişti.

9 Aralık’ta, Hashimoto Amerika’ya getirildi. Otelinin içinde ve gözetim altında kalması gerekiyordu, fakat Hashimoto her zaman kendisine saygılı davranıldığını ve bundan etkilendiğini söyleyecekti.
Diğer yandan, Amerikan halkının Hashimoto’nun davadaki rolünden pek de olumlu yönde etkilendiğini söylemek mümkün değildi. Yakın zamana kadar düşman olan, üstelik de tüm ailesini henüz yoketmiş, bir bir milletin mahkemesinde, dürüst ifade vermesinin kimse için bir önemi yoktu… Japon’un teki bizimkilerden birine karşı bizim mahkememizde tanıklık edecekti, olacak şey mi?!!! Hashimoto kendisine sorulan tüm sorulara dürüstçe yanıt vermesinin yanı sıra, sıkça bir nokta üstünde durdu: geminin zig-zag yapması bir şey değiştirmeyecekti. Buna rağmen, Amerikan toplumunda pek çok kişi tek bir sebeple tepkiliydi: bir düşman, bir Amerikan subayına karşı açılan davada tanıklık ediyordu!
Duruşmada kendisine şu soru yöneltildi: McVay zig zag yapıyor muydu? Hashimoto hayır yanıtını verdi, ve denizaltı lehine olan koşullardan dolayı zig zag manevrasının bir şeyi değiştirmeyeceğini, yelpaze gibi yayılan açılarla atılmış 6 torpilden oluşan saldırısının yine de hedefini bulacağını ekledi.
Görünüşe göre tek önemi olan kısın “hayır” kısmıydı. Gemiyi terketme emrini zamanında vermemesi yönündeki suçlama geri çekildiyse de, McVay zig zag yapmadığı için görevi ihmalden suçlu bulundu.
İkinci Dünya Savaşı boyunca yüzlerce Amerikan gemisi battı, fakat McVay bu yüzden yargılanıp suçlu bulunan tek kaptan oldu. “Karar ne olursa olsun, Donanma’nın iyiliği içindir” demekle yetindi.
İyi hal ve daha önceki lekesiz sicilinden dolayı Donanma’da kalmasına izin verildiyse de, aktif bir kaptan olarak McVay’in kariyeri yerle bir oldu. McVay 1949’a kadar bir takım masabaşı görevler yürüttükten sonra emekli oldu.
Bu noktadan itibaren, McVay’in karakter dönüşümü başlamıştı. Dışa dönük, enerjik, şarkılar mırıldanan kişiden sessiz ve mesafeli bir bireye doğru dönüşüm. Aldığı cezanın gemisi ve mürettebatının kaybı için küçücük bir bedel olduğuna inandı. Oğullarına, ölen mürettebatıyla birlikte ölmüş olmayı dilediğini söyleyecekti. Suçlamaların haklı olduğuna inanmayabilirdi, fakat emrindeki mürettebatın ölümleriyle ilgili suçluluk duygusu onu hepsini hakettiğine inandırdı.
Babasıyla ilişkisi bozulmuştu, kaybettiği neredeyse bin mürettebatın yükü üzerindeydi, kariyeri mahvolmuştu, ve on yıllar boyunca mürettebatın ailelerinden nefret mektupları alacaktı. Telefonlar, telgraflar ve mektuplar yükünü asla unutmaması için ellerinden geleni yapacaktı. “Mutlu noeller, oğlumuzu bizden almasaydın belki bizimki de mutlu olurdu!” türünden şeyler.
Hayat devam ediyor…
Savaş, askeri mahkemedeki dava, donanma kariyeri… hepsi geride kalmıştı. McVay ailesiyle daha çok zaman geçirmeye ve doğaya dönmeye başladı.
Hashimoto bir süre yeni kurulan Japon Öz Savunma Kuvvetleri’nde görev yapmaya devam etti. Daha sonra bir süreliğine ticari gemi kaptanlığı yaptıysa da, bir kaza bu kariyeri de bırakmasına neden oldu. Nihayet, ailesinde nesillerdir eksiksiz devam eden zirciri kırmadı ve o da bir Shinto rahibi oldu.
McVay, USS Indianapolis’ten kurtulanların toplantılarına yalnızca bir kez katıldı. Mürettebatı ona kimsenin onu bir kez olsun suçlu bulmadığını söyleyecekti. Göz yaşlarına hakim olamadı, toplantılara bir daha katılmayacaktı. Altmışlı yıllar ona iyi davranmadı. Önce, 1961’de eşi Louise’i kanserden kaybetti. 1965’te, çok sevdiği torunu Mark da, henüz 9 yaşında bir beyin tümörüne yenildi.
Louis’in ölümünden kısa süre sonra McVay eski aşkı Viviane Smith ile karşılaştı. Smith zamanında bir modeldi, ve yakın zamanda o da dul kalmıştı. Evlendiler, ama ikisinin de bu evliliğin pek de iyi bir fikir olmadığını anlamaları uzun sürmeyecekti. Vivian farketti ki, McVay artık eskiden tanıdığı dışa dönük eğlenceli kişi olmaktan uzaktı… McVay ise, ışıltılı partilere gitmek için Vivian’ın peşine takılmaktan çok da haz etmiyordu, hele onun doğa sevgisine karşı Vivian’ın küçümser tutumundan hiç haz etmiyordu.
6 Kasım 1968’de McVay güzelce banyosunu yaptı, traşını oldu, ve jilet gibi güzel giyindi. Öyle ya, o gün önemli bir şey yapacaktı. Bahçıvan onu başında kendi tarafından açılmış bir silah yarasıyla cansız yatarken bulacaktı. Bir elinde “şans getiren” oyuncak denizci figürü, diğerinde ise kendi hayatını sonlandırmak için kullandığı Donanma yadigarı revolveriyle.
Yıllar sonra, 1990’da Hashimoto Pearl Harbor’da, Indianapolis’ten kurtulanlarla karşılaşacaktı! Bir çevirmenin yardımıyla “Buraya ölümlerine sebep olduğum aynı gemide hizmet verdiğiniz dostlarınız için sizinle birlikte dua etmeye geldim” dedi. Başta durumdan çekinen Giles McCoy yorumdan etkilenerek, “seni affediyorum” diye yanıt verdi.
Savaştan sonra hayatta kalanların bir kısmı ölümlerin belki üçte birinin I-58, geri kalanınınsa Donanma’nın ihmallerinden kaynaklandığına inanmaya başladılar.
1999’da, Hashimoto, McVay’in onurunun iade edilmesi için başlayan bir kampayadan haberdar olur. Yapabildiği kadar yardımcı olmak isteyen Hashimoto Amerikan Senatosu Silahlı Kuvvetler Komitesi’ne şu mektubu gönderir:
Meclisinizin 30 Temmuz 1945’te, benim komutam altındaki denizaltıdan atılan torpillerce batırılan USS Indianapolis’in kaptanı merhum Charles Butler McVay III’ün adını temizleyecek kararlar almayı düşündüğünü duydum.
Kaptan McVay’in neden askeri mahkemece yargılandığını anlayamıyorum. Zig zag yapmayarak gemisini tehlikeye atmaktan neden suçlu bulunduğunu anlayamıyorum, çünkü zig zag yapıyor olsaydı da olmasaydı da başarılı bir torpido saldırısı yapabilecektim.
Indianapolis’in batışından kurtulmuş cesur askerlerinizin pek çoğuyla karşılaştım. Meclisinizi, kaptanlarının adını temizleyecek kararı almaya çağırmakta onlara katılmak istiyorum.
İnsanlarımız birbirlerini korkunç savaş ve korkunç sonuçları için affettiler. Belki de, halkınızın da Kaptan McVay’i de aldığı haksız ve küçük düşürücü ceza için affetme zamanı gelmiştir?
Hashimoto 25 Ekim 2000 tarihinde, 91. yaş gününden bir hafta kadar sonra hayata veda etti. Ölümünden yalnızca 5 gün sonra, dönemin Amerikan Başkanı Bill Clinton, 55 yıl önce hüküm giydirilen, 32 yıl önce de kendi yaşamına son veren McVay’in affını onayladı.
Hikaye neredeyse tam bir melodram, fakat kurgu değil, maalesef gerçek yaşam. Neredeyse her boyutu ve her aşamasında berbat detaylarla dolu.
Uzun lafın kısası demeye çalışırsak: Bir gemi tek başına ve muazzam bir hızla o güne dek gelmiş geçmiş en güçlü, en korkunç silahı cepheye ulaştırıyor. Geri dönüş yolundaysa bir denizaltı kariyerindeki tek zaferi olarak tam da o gemiyi batırıyor, çünkü bir dizi ihmalkârlık yüzünden gemi tam kucağına refakatsiz gönderilmiş. Geminin bir kaç gün önce Amerika’dan getirdiği bomba, denizaltı’nın komutanının tüm ailesini, 140000 kadar başkalarıyla birlikte yok ediyor. Geminin battığı gün, o güne kadar mutlu ve başarılı bir yaşam süren kaptanının doğum günü! O günden itibaren, günah keçisi olacak, ve hayatı hüzünlü ve ağır bir yöne kayıp, intiharıyla son bulacak. Tüm ailesi geminin taşıdığı bombayla imha edilen denizaltı kaptanı, tanık olarak çağırıldığı davada dürüst bir ifade vermeye çalışıyor. Fakat bir takım gazeteciler, politikacılar, ve bir sosyetik hanımefendi duman duman tütüyorlar “Japonun teki bizden birine karşı tanıklık edecek ha!!!” diye. Kaptan McVay’in onurunu karardan yarım asırdan fazla, ölümündense onlarca yıl sonra iade ediyorlar. Her ne kadar bu konuda yardımcı olmaya çalıştıysa da, eski düşmanının onurunun iade edildiğini göremeyen Hashimoto’nun ölümünden yalnızca bir kaç gün sonra…
Yüzlerce denizci, yarım hafta kadar, hiçliğin ortasında, okyanusun içinde, delirtici koşullara göğüs germek zorunda kaldı. Halüsinasyonlar, deniz, tuz, güneş, köpekbalıkları, her türden acı ve umutsuzluk… Tamamen bir tesadüf eseri bulundular: rastgele çıkıveren bir arızayı kontrol etmek için uçağının arka kısmına giden bir pilot tarafından şans eseri görülerek. Bir başka pilot, kuralların ve düzenlemelerin aksine hareket ederek deniz uçağını dalgalı açık okyanus yüzeyine indirerek ilk yardım elini uzattı. Bir diğer kaptan gemisini yine düzenlemelerin ve kuralların aksine son hız, tüm ışıkları ışıl ışıl yüzeyi tarar şekilde oraya yöneltti. Ha, bir de o geminin kaptanı, McVay’in henüz evlendiği eşinin kuzeniydi!
Olay Donanma’ya kalsa, asla bulunamayacak ve kurtarılamayacaklardı, Indianapolis tüm mürettebatıyla kaybedilmiş olacaktı. Fakat hayır, tüm suç, kaptanın omuzlarına yüklenecekti!
O kadar trajik detay var ki, “uzun lafın kısası” bile kısa değil…
Bu olayda direk ya da dolaylı olarak acı çekmiş herkese derin saygılarımla… Dilerim ki, gelecekte bu tür olaylar yalnızca kurgu ürünlerinde görülür demek istiyorum ama, insanlığı biraz tanıyorsam…
Kaynaklar (İngilizce):
- USS Indianapolis’ten kurtulan denizci Joseph Kiselica ile yapılmış bir röportaj
- USS Indianapolis web sitesi
- USS Indianapolis, Charles Butler McVay III, Mochitsura Hashimoto, Atomic Bombings of Hiroshima and Nagasaki için Wikipedia sayfaları.
- Donanma Tarih ve Mirası Komutanlığı sayfasında Mochitsura Hashimoto’nun tanıklık ifadesi ve diğer bazı detaylar.
