Kıvrımlar, başka kıvrımların altında. Suyun yüzündeki kıvrımlar dalga dalga, küçük dairelerle yayılırken, yılan balığı da onların altında ipliksi vücudunu bir o yöne bir bu yöne hareket ettiriyor, ürettiği bu kıvrımların sayesinde ilerliyor. Kıvrımlar kıvrımlara, daireler dairelere karışıyor. Her şey fazlasıyla alt alta, fazlasıyla iç içe. İşler nasıl baktığına göre çok basit de olabilir, çok karmaşık da derler. Asıl problem, aynı anda hepsinin doğru olması oysa.
Elinde oltayla yılan balığını çekmeye çalışan adamın vurulmasını basit bir nefret suçu, ya da kan davası olarak yorumlayabilirler. Haklı da olurlar. Ama buraya gelene kadar kıvrımlı yollardan geçen olayların çok daha iç içe geçmiş, karmaşık, ve tarih kadar eski açmazlardan kaynaklandığını bilmezler. Bir bilen çıksa, en az diğerleri kadar haklı olur. Ne fazla, ne eksik.
Olta ve misinanın kıvrımları da alt alta, iç içe. Avını çeken adamın gülümsemesi ise tek başına ve basit bir kıvrım. En azından görünüşte. Ama eminim onun da altında bir şeyler bulabilirim.
Yılan balığı, onu dünyasının dışına çeken bu zorlayıcı güce tüm kıvrımlarıyla karşı koyuyor. Fakat suyun dışına çıktı bile. Yabancı ve düşman susuz dünya ile buluşan başının ardında, su dalga dalga, iç içe daireler çizdi bile. Dışa doğru yayılıyor su yüzeyinin tepkisi. Belki de “alet, teknik ve hile ile, yemek için bile olmadan, insan doğaya karşı bir zafer daha kazandı” diye ilan ediyor nehir. Ama çok yakında insan bunları yine hayatta kalmak için yapmak zorunda kalacak.
Balık suyun tamamen dışına çıkmışken, tüfeğin sürgüsünü ileri ittim, avuç içimle sürgü kolunu aşağıya doğru bastırdım.
Bu anı çok düşünmüştüm. Tereddüt edecek miydim? Edeceğimden neredeyse emindim. Ama üstünde zafer kazandığı yılan balığını görünce öyle kocaman gülümsedi ki, hiç tereddüt etmedim.
Parmağım tetiği sakince ve kararlılıkla çektikten sonra, dudağındaki kavis ters yöne döndü. Göremeyeceğim kadar hızlı olduysa da, mermi göğsünden geçerken tıpkı sudaki gibi, kıvrım kıvrım, dalga dalga bir şok tüm gövdesini onarılmaz şekilde sarstı.
Yarın kendini adamış bir insanın, masum bir rahatlama anında katledildiğini düşünecek herkes. Haklılar. Sadece benim tanığım bir kaçı ise, her şeyin daha iyi olmasına karşı inatçı ve bencil bir engelin yok edildiğini düşünecekler. Onlar da haklılar.
Karıncaya dahi zarar vermeyi hayal bile edecemeyecek olan ben, var oldukça bu andan ve kendimden tiksineceğim. Ama yarın olsa, yarın da yaparım. Ve öbür günde, 500 yıl sonra da, 10 saniye önce de.
O, yüz üstü suya yıkıldığında, bu kez daha büyük daireler, yine iç içe yayılıyor durgun nehir boyunca. Belki de “insan, insana kıydı yine!” diye haber yayıyorlar bu kez. Bana sorarsanız her şeyi fazla ciddiye alıyorlar. Aynı konuda zıt algıların haklı olageldiği bir dünyada bir şey ne kadar ciddi olabilirki? Hem insan insana ne zaman kıymadı?
Su kenarında çırpınan yılan balığı, dünyasına geri dönmeyi başardı. Sakince yüzeyin altına kıvrıldı. Suyun üstüne meşumca kendi kendine gezen bir olta sürükledi ardı sıra.
İşte bunu ciddiye alabilirim! Kendini kurtardu sonunda, ama peşi sıra sürüklediği olta yüzünden yine de ölecek.
Kalkıp arkamı dönerken “aslında öyle benziyoruz ki, yılan balığı” dedim. Yüzbinlerce yıllık oyunun bu perdesi de böylece bitti.
